31 Aralık 2020 Perşembe

Gıda enflasyonu

Gelecek yılın asgari ücreti yüzde 21.5 artırıldı. Genel enflasyonun üzerinde ama gıda enflasyonu ile tam olarak başa baş. Kasım itibariyle son bir yılda gıda ve alkolsüz içecek fiyatlarındaki artış yüzde 21.06. Geliri düşük grupların harcama sepeti içinde gıdanın payı yüzde 30’la en yüksek düzeyde.


Yüzde 21.06’lık gıda fiyat artışı, yüzde 14.03’lük tüketici genel enflasyonun yüzde 50 üzerine çıktı. Aradaki fark büyüdü.


ÜRETİCİ-TÜKETİCİ MARJI BÜYÜYOR


-Elbette tüketici fiyatları için dönüp üretici fiyatlarının durumuna bakmak lazım. TÜİK verileri ile tarım üretici fiyat artışı son bir yılda yüzde 20.76 vardı. Bir Üretici ile tüketici gıda fiyatları arasında bir yılda 0.3 puan gibi küçük bir rakamın önemi mi olur denilebilir.


-Ama vadeyi son 5 yıla çıkardığımızda fark giderek büyüyor. Tarım üretici fiyatları yüzde 91.29 artarken TÜFE içindeki gıda grubu yüzde 98.63 yükseldi. 5 yılda oluşan 7.34 puanlık fark ciddi büyük. Üretim dışındaki zincirin maliyetleri ve kar marjı geçmişte de vardı. 5 yılda bu kadar fark daha üzerine eklendi demek.


-Gıdada bu yıl yaşananlar çok ilginç hem geçmiş yıllarda yaşananlara hem de gelecekte karşılaşacaklarımızın göstergesi gibi.

ÜRETİM FİYATI ETKİLEMEZ Mİ?


-TÜİK dün yılın ikinci ve son tarım üretimi tahminlerini açıkladı. Tabi bu tahminler Tarım Bakanlığı’nın verilerine dayanıyor. Tahıl, sebze ve meyve olarak toplam üretim bu yıl 124.1 milyon tona ulaşıyor. 2019’da rakam 117.2 milyon tondu.


-Artış 6.9 milyon ton veya yüzde 5.9. Gayet iyi bir artış. Nüfus artışının üç katı kadar. Turist dersen bu yıl yok. Tüketimde turistlerden kaynaklı azalma var.


-Buna karşılık gıda enflasyonu genel enflasyonun yüzde 50 üzerinde. Hatta genel enflasyonun sürükleyicisi gıda olmuş. 14.03’e çıkan TÜFE’nin 4.80 puanı veya yüzde 34’ü gıdadan geldi.


GİRDİLERİN YARISI İTHAL


-Üretim dışı gıda zincirinde sorun var ancak gıda fiyat artışındaki etkisi bu yıl sınırlı. Asıl artış üretici fiyatlarından geliyor. Üreticinin maliyeti yükseldi. Maliyet artışı da büyük ölçüde kur artışı kaynaklı. Dolar kuru kasım ayı başına kadar yüzde 44’e varan artış kaydetti ya, onun maliyeti.


-Çünkü tarımda üretimde ithal girdi sanayiden daha yüksek. Mazot ithal, gübre ithal; ekipman, ilaç, tohum kısmen ithal. Girdilerin yaklaşık yarısı ithalatla karşılanıyor ve dolar ne kadar artıyorsa maliyetler o kadar yükseliyor.


Üreticiden başlayan fiyat artışı her zinciri besleyerek gidiyor.


-Bir da hava koşullarından dolayı üretimi düşen ürünler var. Üretim azalmasının affı hiç yok. Ceza, yüklü fiyat artışı olarak geliyor. Mesela bu yıl üretimin bol yılı ama hava koşullarının üretim düşüşüne yol açtığı her üründe fiyatlar katlanarak artmış. İşte TÜİK verileriyle bunun bazı örnekleri.

PORTAKALI SOYDUM…


-Bir kış meyvesi olan portakalın fiyatı mevsiminde yüzde 60 arttı. Üretim kaybı ise yüzde 21.5 kadar ve mayıs ayındaki hava bozulmasından kaynaklandı. Ancak üretim kaybı ile orantısız ve ölçüsüz bir fiyat artışı olduğunu da gerçek. Bu da piyasa oyuncularının kâr hırsından, spekülasyondan kaynaklanıyor. Aynen portakalı soyup enflasyon sepetine koyuyoruz.


-Kış sebzesi karnabahar da bu yıl yüzde 77 zamlandı. Gerekçesi ise yüzde 7.7’lik üretim kaybı. Üretim kaybının 10 katı fiyat artışı, aynen borsada küçük hisse senetlerine örgütlenerek giren bireysel yatırımcıların kazancını hatırlatıyor.


-Sivri biberin fiyatı yüzde 52 arttı. Nedeni de üretimin bu yıl yüzde 7 azalması. Ebette böyle bir fırsat kaçmaz. Eski Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel’in 20 yıl önce dediği gibi, sivri biberi acaba enflasyon sepetinden çıkarmak mı lazım? Tam bir spekülasyon aracı oldu çıktı.


FASULYE ÜRETİMİ % 24, FİYATI % 42 ARTTI


-Kuru fasulyede bir yıllık fiyat artışı yüzde 42. Üretimi ise uzun yıllardan sonra 55 bin ton artışla 280 bin tona çıktı ve yüzde 24 arttı. Pandemi nedeniyle köyüne dönen fasulye ekti demek.


-Peki üretim sıçramasının fiyat artışını sınırlayıcı etkisini niye göremedik? Belirtelim ki, bakliyat tüketimi dünyada da karantinadan dolayı arttı. Stok yapmaya elverişli bir ürün. Dünya fiyatları biraz yukarı gitti.


-Türkiye ise fasulye ithal etmeye devam ediyor. Kendi kendine yeterlilik oranı yüzde 70 ile düşük düzeydeydi. Hala daha açık kapanmadı ve yurtiçi talep artışı ile bastılar zammı.

ÇORBAYA DOLAR KARIŞTI


-Mercimek bir yılda yüzde 68 zamlandı. Neden acaba? Üretim yüzde 6 arttı ama talebi karşılamaya yetmez. Çünkü yeterlilik oranı yüzde 75’lerde. Kanada’da ürettirip ithal ediyoruz. Bu nedenle işin içine kur artışı giriyor.


-Dolarda bir ara yüzde 45’i bulan artış şimdi yüzde 25’e kadar indi. Kur artışının etkisi olsa olsa fiyat artışının yarısını açıklar. Talep artışı ile birlikte spekülasyonu eklediğimizde ancak yüzde 68’lik artışı buluruz.


YAĞDA DUBLE ARTIŞ


-Bitkisel yağlar da bu yıl sıkıntılı. Çünkü üretimi azaldı, dünya fiyatları da yukarı gidiyor. Türkiye ise bitkisel yağ ihtiyacının üçte birlik kısmını ithalatla karşılıyor. Dünyada ana fiyatı artıyor, Türkiye’de kur artmış, ediyor duble artış.


-Bu artış yanına zeytinyağını da çekebilir. Nitekim son bir yılda zeytin fiyatı yüzde 9 artarken zeytinyağı fiyatı yüzde 15 yükseldi. Üstelik zeytinin yok yılı ve üretim yüzde 14 azaldı, bunun sonuçları da 2021’de görülebilir.


DÜNYA BİRİNCİSİ ÜRÜNDE % 32’LİK FİYAT ARTIŞI


-Enflasyona yol açması bakımından ilginç son bir örnekle noktalayalım. Ayva üretimi Türkiye’de boldur. Hatta bazı yıllar toplanmadan dalında bırakılır. Dünya ayva üretiminin yaklaşık yüzde 40’ını Türkiye yapar ve ilk sırada gelir.


-Yine TÜİK’in verilerine göre 2020’de ayva üretimi yüzde 4.8 artışla 189 bin tona çıktı. Üretim arttı, ihracat yok, turist de yok. Maliyetler yönüyle ithalat bağımlılığı en az olan ürünlerden biri. Ama ayva fiyatı son bir yılda yüzde 31.7 yükseldi.

-Üretiminde dünya birincisi olduğumuz, tüketimine müşteri bulamadığımız ayvanın fiyatı bir yılda gıda fiyatları ortalamasını yüzde 50 geçti. Tam olarak fiyatlama davranışlarının nasıl bozulduğuna, enflasyonda ayvayı yediğimize iyi bir örnek.


SORUN ÜRETİMİN ÖTESİNDE


-Fiyat artışlarına neden çok. Bir o neden, bir bu neden, bir yoktan neden derken hane halkının en büyük harcama kalemi gıda fiyat artışına öncülük ediyor. Üstelik üretimin bol olduğu bir yılda.


-Çünkü sorun üretimde değil, dövize dayalı maliyetlerde, sorun üretim dışı zincirin diğer halkalarında. Gıda enflasyonu düşürmek için üretim ötesi önlemlere yönelmek gerekiyor.


Abdurrahman Yıldırım

HaberTürk

https://www.haberturk.com/yazarlar/abdurrahman-yildirim-1018/2919214-enflasyonda-ayvayi-yedik


Tarımda zincirleme etkisi olan ürünlerin fiyat artışları önemlidir. Ayva pahalı ise yemezsiniz. Fakat mısır pahalı ise yumurta da yağ da pahalıdır. Buğday saman pahalı ise süt ürünleri de pahalanır. Önemli olan tarım ürününün hangi zincirin başında olduğudur




30 Aralık 2020 Çarşamba

Van'da yetişen Fransız cinsi kazlara yoğun talep

 Van'ın Tuşba ilçesinde kaz çiftliği kuran Ömer ve Bilal Kasap kardeşlerin, yumurtalarını Fransa'dan alıp, ürettiği kazlara yurtiçi ve yurt dışından yoğun talep var.

Çiftlikte 700 kaz ve 2 bin civciv yetiştirdiklerini söyleyen Ömer Kasap'ın oğlu Muhammed Kasap, "Civciv, kaz ve kaz etleri için Türkiye'nin birçok kentinin yanı sıra İran ve Irak'tan da yoğun talep alıyoruz. Gelen talepleri yetiştirmeye çalışıyoruz" dedi. 


Tuşba'ya bağlı Tabanlı Mahallesi'nde yaşayan Ömer ve Bilal Kasap kardeşler, 2,5 yıl önce Fransa'dan G35 ve G36 cinsi kaz yumurtası aldı. 2 kardeş, getirdikleri yumurtalardan kuluçka sistemiyle elde ettikleri civcivleri de kurdukları çiftlikte yetiştirmeye başladı. 6'ncı ayın sonunda ise yumurtalardan çıkan civcivlere, Türkiye'nin birçok ili başta olmak üzere İran ve Irak'tan da yoğun talep geliyor. Yüksek verimli kazları bahar ve yaz mevsimlerinde dağlarda yetişen nane ve kekikle besleyen kardeşler, havaların soğumasıyla da bin bir emekle yetiştirdikleri kazların etlerini satışa sunuyor. Hijyen kurallarına uyarak kestikleri kazların etini 45 derecelik su kazanlarına alan girişimci kardeşler, daha sonra makinelerle tüylerini temizliyor. Temizledikleri etleri asarak dinlendiren kardeşler, daha sonra ise paketleyerek satışa sunuyor. 


'TALEPLERİ YETİŞTİRMEYE ÇALIŞIYORUZ'


Çiftlikte 700 damızlık kaz ile 2 bin civciv yetiştirdiklerini anlatan Muhammed Kasap, gelen talepleri yetiştirmeye çalıştıklarını söyledi. Kasap, kaz etinin son zamanlarda geçtiğimiz yıllara oranla daha çok tercih edildiğini belirterek, "Kışın gelmesiyle birlikte de kesimlerimize başladık. Her mevsimden ziyade kışın daha çok tercih ediliyor. Kaz soğuk havayı gördüğünde yağlanmaya başlar. Bu durumda illa kar yiyecek diye bir şey yok. Ancak kaz eti havalar soğuduğu zamanlarda rahatlıkla yenilebilir. Yetiştirdiğimiz kazların etlerini yurtiçinin yanı sıra, yurt dışına satıyoruz. Sofraların vazgeçilmezi olan kaz etine yoğun talep var. Gelen talepleri de yetiştirmeye çalışıyoruz" dedi.






HEKTAŞ’tan yeni satın almalar

 OYAK Tarım Hayvancılık şirketlerinden HEKTAŞ, kuraklığa karşı toleranslı tohumlar geliştiren Avustralya kökenli Agriventis Technologies ve veteriner tıbbi ürün üretimi yapan Arma İlaç’ı satın alma kararı verdi.

HEKTAŞ’tan yapılan açıklamaya göre, dünyayı etkileyen küresel iklim değişikliğine bağlı kuraklık ve Kovid-19’la ön plana çıkan "hayvan sağlığı" olmak üzere iki konuda stratejik iki yatırıma birden imza atmayı planlıyor. HEKTAŞ, bu kapsamda, daha az suya ihtiyaç duyan ve her türlü iklim koşuluna uyumlu tohum geliştiren Avustralya kökenli girişim sermayesi şirketi Agriventis Technologies Pty Ltd’yi ve hayvan sağlığı alanında veteriner tıbbi ürün üretimi yapan Arma İlaç’ı satın alma kararı verdi. Agriventis hisselerinin yüzde 51’ini, Arma İlaç’ın ise tamamını bünyesine katma kararını Kamuoyu Aydınlatma Platformu’na bildiren HEKTAŞ, iki stratejik yatırımla küresel lige çıkmaya hazırlanıyor. İki şirketin de pay devir fiyatları bağımsız değerleme kuruluşlarınca belirlendikten sonra satın alma işlemi tamamlanacak. 


Amaç kuraklığa dayanıklı bitki ıslahı


HEKTAŞ, 2007 yılında Avusturalya’da girişim sermayesi olarak kurulan Agriventis şirketinin yüzde 51 hissesini alarak tohum alanında yurt dışı Ar-Ge iş birliklerinin güçlendirilmesini ayrıca kurak ve yarı kurak alanlarda yetişebilecek verimli ve çok çeşitli tohum geliştirme gibi Türkiye’de pek yaygın olmayan Ar-Ge çalışmalarına imza atmayı hedefliyor. HEKTAŞ, Agriventis ile öncelikli olarak sözleşmeli çiftçilik yöntemi ile Maş Fasulyesi (Mung Bean) üretimine başlayacak. 2021 yılından itibaren Maş Fasulyesi’ne ek olarak Siyah Susam (Black Sesame) üretimi de yapılacak.


Geliştirdiği ürünler içerisinde hardal, nohut, fasulye, mercimek, soya fasulyesi, pirinç, siyah susam bulunan şirketin ıslah faaliyetleri desteklenerek, ellerindeki mevcut hatların tescile esas denemeleri başlatılacak. HEKTAŞ’ın uzun vadeli hedefi ise iklim değişikliği ile mücadele adına sektöre yön veren Ar-Ge çalışmalarıyla geliştirilen tohumlarla tarım sektöründe global bir oyuncu olmak.


Hayvan sağlığı için ilaç portföyü zenginleşecek


Hayvancılık tarafında da ciddi atılımlar içinde olan HEKTAŞ’ın satın almayı planladığı Arma İlaç, 11 milyon kutu yıllık üretim kapasitesine sahip. Arma İlaç ile iş birlikleri ve Ar-Ge faaliyetleriyle sahip olduğu veteriner tıbbi ürün portföyünü zenginleştirmeyi hedefleyen HEKTAŞ, hayvan sağlığı alanındaki gücünü ve hem yurt içi hem de yurt dışı pazarlardaki payını artırmaya odaklanacak.


Arma İlaç ile ayrıca günümüzde önem kazanan bir kavram olan "Tek Sağlık Konsepti"ne odaklanılacak. Tek Sağlık, insan hayatı ve sağlığının yüksek düzeyde korunması için aynı zamanda hayvan sağlığı ve refahı, bitki sağlığı ve çevrenin de korunmasının gereğine işaret ediyor. Bu bağlamda Arma İlaç mottosunu "Tek Sağlık Tek Arma" olarak belirleyen HEKTAŞ, 2021 yılında hayvan sağlığı alanındaki çalışmalarına hız verecek.


28 Aralık 2020 Pazartesi

'2020, Cumhuriyet rekorları yılı oldu'

 Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, 2020 yılında tarımda birçok üründe cumhuriyet tarihi rekor üretimlerine ulaşıldığını açıkladı.

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, "2020 yılında birçok üründe cumhuriyet tarihinin rekor üretimlerine ulaştık. Ülkemiz bitkisel üretimi 2020 yılında bir önceki yıla göre yüzde 5,9 artış göstererek toplam 124 milyon tonu aşmıştır. Bu başarı, pandemiye rağmen tarladan, bahçeden ayrılmayan, üretime kesintisiz devam eden çiftçimizin ve tarım sektörümüzün başarısıdır" dedi.

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) açıkladığı bitkisel üretim verilerini değerlendirdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 'Bir karış tarım toprağı boş kalmayacak' hedefi doğrultusunda üretimin arttığını belirten Pakdemirli, "2020 yılında birçok üründe cumhuriyet tarihinin rekor üretimlerine ulaştık. Ülkemiz bitkisel üretimi 2020 yılında bir önceki yıla göre yüzde 5,9 artış göstererek toplam 124 milyon tonu aşmıştır. Bu başarı, pandemiye rağmen tarladan, bahçeden ayrılmayan, üretime kesintisiz devam eden çiftçimizin ve tarım sektörümüzün başarısıdır" dedi.

Atıl/ boş veya nadasa bırakılan alanlarda başlatılan projelerin yanında, birim alandan elde edilen verimi yükseltmeye yönelik yürütülen çalışmaların sonucunda tarımsal hasılanın artmaya devam ettiğini kaydeden Pakdemirli, bitkisel üretim miktarlarının 2020 yılında yaklaşık olarak tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerde 69,3 milyon ton, sebzelerde 31,2 milyon ton, meyveler, içecek ve baharat bitkilerinde 23,6 milyon ton olarak gerçekleştiğini ifade etti.

'TAHIL ÜRETİMİ YÜZDE 8,1 ARTTI'

Tahıl ürünleri üretim miktarlarının 2020 yılında bir önceki yıla göre yüzde 8,1 oranında artarak yaklaşık 37,2 milyon tona ulaştığını vurgulayan Pakdemirli, "Bir önceki yıla göre; buğday üretimi yüzde 7,9 oranında artarak 20,5 milyon ton, arpa üretimi yüzde 9,2 oranında artarak 8,3 milyon ton, dane mısır üretimi yüzde 8,3 oranında artarak 6,5 milyon ton, yulaf üretimi yüzde 18,7 oranında artarak yaklaşık 314,5 bin ton oldu" dedi. 

Bakan Pakdemirli, ayrıca kırmızı mercimeğin yüzde 5,9 oranında artarak yaklaşık 328,4 bin ton, yumru bitkilerden patatesin ise yüzde 4,4 oranında artarak 5,2 milyon ton olarak gerçekleştiğini dile getirdi.

'MUZDA ARTIŞ YÜZDE 32,8 OLDU'

Pakdemirli, tütün üretiminin yüzde 12,2 oranında artarak 76,5 bin ton, şeker pancarı üretiminin ise yüzde 16,3 oranında artarak 21 milyon tona yükseldiğini söyledi. Meyve, içecek ve baharat bitkileri üretim miktarının da 2020 yılında bir önceki yıla göre yüzde 5,8 oranında artarak yaklaşık 23,6 milyon tona ulaştığına dikkat çeken Pakdemirli, "Meyveler içinde önemli ürünlerin üretim miktarlarına bakıldığında, bir önceki yıla göre elma yüzde 18,8, şeftali yüzde 7,4, kiraz yüzde 9,1, çilek yüzde 12,3, nar ise yüzde 7,3 oranında arttı. Turunçgillerden mandalina yüzde 13,3, sert kabuklu meyvelerden Antep fıstığı ise yüzde 248,7 oranında arttı. İncirde yüzde 3,2, muzda ise yüzde 32,8 oranında artış oldu" ifadelerini kullandı.

Sebze ürünleri üretim miktarının ise 2020 yılında bir önceki yıla göre yüzde 0,3 artarak yaklaşık 31,2 milyon tona yükseldiğini anlatan Pakdemirli, "Sebze ürünleri alt gruplarında üretim miktarları incelendiğinde, yumru ve kök sebzeler yüzde 0,7, başka yerde sınıflandırılmamış diğer sebzeler ise yüzde 3,4 oranında arttı. Sebzeler grubunun önemli ürünlerinden domateste yüzde 2,8, kuru soğanda yüzde 3,6, salçalık kapya biberde yüzde 4,6 oranında artış oldu" dedi. 

'2021'DE ÇİFTÇİMİZE 24 MİLYAR LİRA ÖDEME YAPACAĞIZ'

Bakan Pakdemirli, 2021 yılında tarımsal üretimin daha da artması ve ortaya koydukları hedeflere ulaşılması için üreticileri destekleyeceklerini ve ilave 2 milyar lirayla birlikte toplamda 24 milyar tarımsal destek ödemesi yapacaklarını da ifade etti.

27 Aralık 2020 Pazar

Yumurtada fahiş fiyatın sorumlusu aracılar

 Son günlerde gündeme gelen yumurta fiyatlarındaki artış üreticileri de rahatsız ediyor. Her şeyde olduğu gibi yine aracıların büyük paralar kazandığı belirtiliyor

Afyon Yumurta A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi İsmail Genç, yumurtanın tanesini 60 kuruştan sattıklarını belirterek, "63-72 gram large yumurtanın kolisi 18 lira. Ulusal marketlerde 30-36 liraya satılmasının üreticiyle ilgisi yok. Her şeyde olduğu gibi yine aracılar kazanıyor" dedi.

Yumurta fiyatının piyasasının belirlendiği Afyonkarahisar'da çiftlikten çıkan yumurtanın tane fiyatı 60 kuruş, koli fiyatı ise 18 lira. Afyon Yumurta A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi ve Yurt Dışı Pazarlama Sorumlusu İsmail Genç, ulusal marketlerde 30, 34 ve 36 liradan satılan yumurtanın koli fiyatının fahiş olduğunu belirterek, üreticinin günah keçisi gösterildiğini aktardı.

İsmail Genç, "Biz üretim bölgesindeyiz. Türkiye'deki yumurta fiyatlarını Afyon belirler. Afyon'da bizim 63-72 gram diye sınıflandırdığımız large yumurtanın çiftlik koli satış fiyatı, hiçbir zaman 20 lirayı geçmedi. Ulusal marketlerde 30 lira, 34 lira, 36 lira gibi fahiş fiyatlarda satılmasının bizimle hiçbir ilgisi yok. Şu an 63-72 gram large yumurtanın bu hafta için koli fiyatı 18 lira. Yani o yüzden üreticiyi günah keçisi ilan etmenin de anlamı yok. Yumurtanın ulusal marketlerde tanesinin 1.1, 1.2 lira civarında satıldığını biz de görüyoruz. Bunu görünce haliyle biz de üzülüyoruz. Çünkü burada günah keçisi ilan edilen üretici maalesef. Ama bu işte bizim en ufak kusurumuz, kastımız yok" diye konuştu.


'ŞU ANKİ SATIŞ FİYATLARI MALİYET SINIRINDA'


Şu anki satış fiyatının maliyet sınırında olduğunu belirten Genç, “Maliyetler çerçevesine çıkmış fiyatlar civarında satış yaparken, yumurtanın fahiş fiyatlarda tüketiciye ulaşması bizi haliyle üzüyor. Hububat fiyatları, emtia fiyatları dünyada her geçen gün artıyor. Bizim de yem maliyetlerimizde ciddi artış var. Bundan 4 ay önce yemimizin metrik tonunu 1700 lira civarında mal ederken şu anda 2 bin 700, 2 bin 800'lere çıktı. Bundan dolayı şu anki satış fiyatlarımız maliyet sınırında. Cebimize giren bir kar marjı yok. Maalesef her şeyde olduğu gibi yine aracılar kazanıyor" dedi.

Yumurta fiyatlarındaki artıştan vatandaş da şikayetçi. En son geçen pazartesi günü yumurta aldığını ifade eden emekli Ali Osman Kızıl, "Kolisi 22 liradan yumurta aldım. Başını almış gidiyor. 35-40 liraya çıktı diyor haberlerde, nasıl olur bu gidiş, nereye varır bilmiyorum" dedi.

En son geçen hafta yumurta aldığını aktaran esnaf Erhan Ateş, "Kolisi 25 liradan aldım. Artık bir hafta sonra, bir ay sonra ne olur bilemiyoruz. Ama 25 liraya geçen hafta yumurtanın kolisini almıştım. Allah herkesin yardımcısı olsun" ifadelerini kullandı.

Emekli Ali Yılmaz ise, "En son yumurtayı geçen hafta içinde aldım. 15'lik koli aldım. 14.95'e çıkmış fiyatı. Yani yaklaşık 1 liraya karşılık geliyor. Hatta evle de paylaştım bu durumu. Korkunç bir fiyat artışı, yüzde 100'ü bulmuş. 35 kuruşla 50 kuruşa alıyorduk, 1 liraya çıkmış, anormal bir fiyat artışı. Vatandaşın beslenmesi, en ucuz yollu yumurta olduğu için geçimle alakalı çok önemli bir şey. Bir yumurta 1 lira olursa vatandaşın vay haline" diye konuştu.

Antalya'nın Kepez ilçesindeki büyük bir marketin sahibi olan Veysi Yılmaz ise yumurta fiyatlarındaki artışı, alım-satımdan komisyon alan aracı firmalara bağladı. İki veya üç el değiştiren yumurtada fiyatın tane başına 1 liraya kadar çıktığını belirten Yılmaz, "Afyon'dan yumurtanın kümes çıkış fiyatı 60 kuruş. Zincir mağazalarda çok sayıda aracı girdiği ve 3 kişi kazanç sağlamaya çalıştığı için fiyat artıyor" dedi.


25 Aralık 2020 Cuma

Yumurta fiyatları neden yükseldi?

 Yumurtanın 30'lu koli fiyatı, tavuğun etiketini geçmiş durumda. Pandeminin ilk dönemlerinde 12-13 lira olan yumurta kolisi marketlerde 25-35 lira arasında satılırken, 1 kilo bütün piliçin fiyatı ise 11 liradan başlıyor.

Yumurtanın 30'lu koli fiyatı, tavuğun etiketini katladı. Pandeminin ilk dönemlerinde 12-13 lira olan yumurta kolisi marketlerde 25-35 lira arasında satılırken, 1 kilo bütün piliçin fiyatı ise 11 liradan başlıyor. Konu hakkında görüşleri Konya Yumurta Birliği Başkanı İsmail Saraçoğlu söz konusu fiyat artışının nedenlerini anlattı:

“Üretici 18 aydır zarar ediyordu. Birkaç ay yazdır 100 işletmeden yaklaşık 70 tanesi üretimi durdurdu. Marketlerdeki fiyat artışını şaşkınlıkla izliyoruz. ”



FİYATLAR NE ZAMAN YÜKSELMEYE BAŞLADI?

Yumurta fiyatlarının Ağustos ayından itibaren yükselmeye başladığını ifade eden Saraçoğlu bunu nedenlerini şöyle anlattı: “Yumurta sektörü yüzde 70 değişken bir sektöre dönüş. Çin ve Hindistan 2 yıldır ham madde stoku yapıyor. Dünya piyasalarında stoktanından 160 dolar olan mısır olan 220 dolara, 380 dolara satılan soya 620 dolara yükseldi. Hem ham madde hem de ülkemizde yükselen dolar kurunu düşündüğünüzde üretici ciddi bir maliyet yükünün altına girdi. ”

ÜRETİCİ ŞU AN ÇOK SIKIŞIK

Üreticinin 18 ay boyunca yumurtayı zararına sattığını ifade eden Saraçoğlu, sıkıntıyım şu sözlerle ifade ediyor: “Şu an üretici çok sıkışık. Üretici günlük yumurtasını satıp, tavuklarını besleyebilmek için, yem almak için uğraşıyor. Üretici yumurtasını 18 ay boyunca zararına sattı. Mesela Haziran'da 380 kuruşa ürettiğimiz yumurtayı 180 kuruşa sattık. Şu an üretici yüzde 10 kar etse dayanamaz.10 ay önce 100 olan üretici sayısı 27'ye kadar düştü. Buna paralel olarak Konya'da tavuk 17 milyonken şu 10 milyona düştü, 7 milyon tavuk kesildi. Durum böyle devam ederse üretim yapacak tavuğumuz da kalmayacak. Şu an birçokinin kümesleri bomboş. Ben ayakta durabilmek için 6 daire 2 tane de tarla sattım. Sattığımız daire ve tarlalar da bana yumurtacılıktan değil,

FİYATLAR NEDEN ARTIYOR?

Yumurta fiyatlarındaki artışın en büyük nedeninin marketlerinden bir hasta Saraçoğlu, “Şu an bir yumurtayı 56 kuruşa üretip, 58 ila 60 kuruş arasında satıyor. Üretici yumurtanın kolisini 18-20 lira arasında satarken, birkaç gündür marketlerde yumurta kolisinin 30-34 liraya satıldığına yönelik rakamlar dolaşıyor. Şu an marketleri kontrol edemiyorlar. Herkes zammı yıkmaya çalışıyor. Fiyat artışlarıyla ilgili hem Ekonomi Bakanlığı arayıp, yükselişin nedenini soruyor. Biz bununla ilgili art bizimle ilgili bizde faturalarımızı gönderiyoruz ”ifadelerini kullandı.

BİZİM DE MASRAFLARIMIZ VAR

Sözcü'ye konuşan Konya'da pazar sahibi olan Ümit Porsuk ise fiyat artışından pazar sorumlu olmadığını söyledi. Porsuk sözlerine devam etti: “Geçtiğimiz hafta ortalama olarak 26 liraya sattığımız yumurtanın kolisi bu hafta 25 liraya düştü. Geçtiğimiz haftaiden yumurtanın kolisini 23 liradan satın alırken bu hafta 21 liradan satın alırken bu hafta. Önümüzdeki haftadan sonra yumurta fiyatlarının daha da aşağı çekileceğini düşünüyoruz. Bizim aldığımız fiyat ortada. Burada kimse marketleri suçlamasın. Bizim de elbette dükkân kirası, eleman, elektrik vb. masraflarımız var. Yumurtanın kolisinden en fazla 2 lira kar etmek. Bu da bizim hakkımız. '

DÜNYADA DURUM NASIL?

Saraçoğlu, teminatında ciddi zorluklar yaşadığını ve bunun da yumurta fiyatlarının düşmesine engel olduğunu dile getiriyor. “Üreticinin şu an en büyük sıkıntısı yem tedariki” diyen Saraçoğlu, “Soya ve ayçiçek küspesini ülkemize 4 yabancı firma ithal ediyor. Bunlar da dünya gıda sektörünü kontrol eden firmalar. Ham madde fiyatları bu şekilde yüksek yumurta fiyatlarının düşmesini kimse beklemesin. Şu an ülkemizden dünyanın birçok ülkesinde durum farklı değil. Dünyanın her yerinde yumurta fiyatları yükseldi. Dünyanın hiçbirinde 10 liraya ürettiğiniz bir şeyi 5 liraya satamazsınız ”ifadelerini kullandı.

22 Aralık 2020 Salı

Hobi olarak başladı, ayda 25 bin lira kazanıyor

 Ordu'nun Perşembe ilçesinde yaşayan Engin Seven, hobi olarak başladığı yetiştiriciliğine merakı artınca kapasitesini 3 bin tavuğa kadar çıkarttı. Seven, kurduğu çiftlikle birlikte aylık 25 bin lira kazanıyor.

Yaklaşık 10 yıl önce İstanbul’dan Ordu’nun Perşembe ilçesi Beyli Mahallesi’ne göç eden 34 yaşındaki Ergin Seven, merak üzerine kuluçka makinesi ile yola koyuldu. Bir süre sonra Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Tavukçuluk Araştırma Enstitüsü’ndeki hibrit civcivleri ve özel sektörden aldığın civcivler ile yumurta üretimine başladı. Tavuk sayısını giderek arttıran ve şuanda 3 bin tavuğu bulunan Ergin, doğal olarak üretmeye çalıştığı yumurtaları pazarlayarak aylık yaklaşık 25 bin lira kazandığını belirtiyor.




3 BİN TAVUĞUM VAR


2011 yılında kuluçka makinesi ile bu mesleğe hevesinin başladığını ifade söyleyen Ergin Seven, “3 sene sonrasında, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Tavukçuluk Araştırma Enstitüsü’ndeki hibrit civcivleri ve özel sektörden aldığımız civcivleri buraya getirdim ve yumurta arzına cevap vermeye başladım. Şuanda yaklaşık 3 bin tane hayvanımız var. Bunların içerisinde tam olarak yumurtaya başlamamış tavuklarımız da mevcut, yumurtaları da Ordu içinde ve çevre illerde satıyoruz. Şuan pandemi nedeniyle gönderim sıkıntılı olduğundan daha çok bu bölgedeki insanlara ulaştırıyoruz” dedi.


25 BİN LİRA KAZANIYORUM


Tavukçuluk işine ilk başladığında destekler ile birlikte 500 hayvanla bu yola çıktıklarını ifade eden Seven, “Kimi zaman 3 binin üzerine de çıkarttık ancak pandemi nedeniyle şuanda sayıyı sınırlı tutuyoruz. Bu işe ilk başta hobi olarak başlamıştım ve şu anki süreci değerlendirecek olursak aylık olarak 15 bin 25 bin lira arasında bir rakam değişikliği olabiliyor kazancımızda. Bu rakamı arttırmakta bizim elimizde ancak şuanda devletimizin uygulamış olduğu pandemi koşulları çerçevesinde işimizi sürdürmeye gayret gösteriyoruz” şeklinde konuştu.


TANESİ 1 TL


Fiyatların uygun olduğunu kaydeden Seven, “Güneş gören ortamdalar ve doğal besleniyorlar. Çiftlik gibi görünse de aralarında fark var. Bizdeki fiyatlar da gayet uygun, tanesi 1 TL. Şuanda kapalı ortamlarda elde edilen market yumurtalarından daha da ucuza geliyor. Bir koli yumurtayı 30 liradan satıyoruz ”ifadelerine yer verdi.





Üreticiler, fahiş zamlara karşı uyardı

 Yumurta fiyatlarında son dönemlerde yaşanan fiyat yükselişinin ardından Yumurta Üreticileri Merkez Birliği (YUN-BİR) Başkanı İbrahim Afyon, vatandaşı pahalı yumurta almaması konusunda uyardı.

Son dönemlerde yumurta fiyatlarından sonra yükseliş sonrasında, Yumurta üreticileri Merkez Birliği Başkanı İbrahim Afyon'a fiyat artışlarının nedenlerini ve sıralılar soruldu. Yumurtayı 17 aydır zararına sattıklarını dile getiren Başkan Afyon, “Yumurtaya yüzde 100 zam yaptılar, demek doğru değil. Ben geçen sene yüzde 50 zarar ediyordum, maliyetimin altında fiyatla toptancıya, markete veriyordum. Hatta geçen yıl 30'lu paketler 5 liraya bile satıldı. Buralardan bakınca yumurta fiyatlarına yüzde 200-300 zam geldi de denilebilir ama gerçek olan şu ki zor durumda olan sektörün son refleksidir. Maliyetlerimiz yakın zamanda yüzde 30 yükselirken, bizden satış fiyatı 10 arttı. Bunu yapmasak sektöre batacaktı ”dedi.

5 YIL TOPARLANAMAYIZ

Hürriyet gazetesinden Aysel Alp'in haberinde görüşlerine yer verilen Afyon, yumurtanın ucuz olmasını kendilerinin de istediğini vurguladı. Bunun için çünkü başka yatırımcılar için elde edilir. Pazar büyümediği Yatırımcı artarsa ​​maliyetin altına iner, 5 yıl toparlanamayız ”sözleriyle açıkladı.

MARKETTE FAHİŞ KAR

Pazarların yumurtayı 15-25 kuruşa alırken yüzde 25-30 kuruş koyarak sattığına dikkat çeken Afyon, "Bu oran haklı görülebilir ama 60 kuruşluk yumurtaya yüzde 30 kar koy bu fahiştir" dedi. Son sayfalar bazı satış noktalarında yüzde 40-50 kâr marjı koyularak yumurtanın satıldığını ifade eden Afyon, 'L' boy yumurtanın fiyatının 90 kuruşun üzerindeyse vatandaşın almaması yönünde uyarılarda bulundu. Afyon, “Ama müşterinin siparişi özel yumurtaların farklı olabilir. Bunun için 72 gramın üzerindekiler XL yumurat yani farklıdır. Ya da yetiştirme metodu farklıdır, gezen tavuk, köy tavuğu yumurtası gibi ”dedi.

GÜVENMEDİĞİNİZ YERLERDEN YUMURTA ALMAYIN

Tüketicinin fırsatçılara karşı dikkatli olmasını isteyen İbrahim Afyon, “Kafes tavuğu yumurtasını, gübreye samana bulayıp, sepet içine koyup ‘gezen tavuk, organik yumurta’ adı altında yüksek fiyatla satıyorlar ki bilmediğiniz, güvenmediğiniz yerlerden yumurta almayın, uyanık olun” dedi.

ÜRETİCİNİN MALİYETLERİ YÜKSELDİ

14 Eylül'de maliyeti 40-42 kuruş olan yumurtanın üreticiden 37-39 kuruşa yani zararına çıkarken; pazarlarda 45, marketlerde 66 kuruşa satıldığını söyleyen İbrahim Afyon, bu süreçte yemin tonunun ise 2 bin 100 lira olduğunu vurguladı. 1 Ekim’de üretici maliyetinin 41-43 kuruşa yükselirken, üreticiden çıkışın da 40-42 kuruş; pazarlarda 50 kuruş; büyük marketlerde 66 kuruş ve yemin tonunun 2 bin 170 lira olduğunu anlatan Afyon sözlerini şöyle sürdürdü: “1 Kasım’da maliyetimiz 54 kuruşa; üreticiden çıkış 56-58 kuruşa; pazarlarda 70, büyük marketlerde 83 kuruşa satılmaya başladı. Yem fiyatı da 2 bin 678 lira oldu. 1 Aralık’ta maliyetimiz 56 kuruş, bizden çıkış 60 kuruş olurken; toptancı bazında 62-64 kuruş; pazarlar 70 kuruş; marketler 85 kuruş ve yem fiyatı 2 bin 756 liraya yükseldi. Dün itibariyle ise maliyeti 56 kuruş, üreticiden çıkış 60 kuruş; toptancı 64 kuruş; pazarlar 75 kuruş; büyük marketlerde 99 kuruş oldu. Yem maliyeti de 2 bin 780 liraya çıktı."

10 Aralık 2020 Perşembe

Korkutan harita yayınlandı!

 Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün eylül ve kasım ayları arasındaki üç aylık ve kasım ayı kuraklık haritalarına göre, Türkiye'nin önemli bölümünün yağış almadığı, olağanüstü, çok şiddetli ve şiddetli kuraklık yaşandığı görüldü.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü, Standart Yağış İndeksi (SPI - Standardized Precipitation Index) metoduna göre 2020 Eylül-Ekim-Kasım ayları meteorolojik kuraklık analizi ve Normalin Yüzdesi (PNI - Percent of Normal Index) metoduna göre, son üç aylık ve 2020 Kasım ayı meteorolojik kuraklık durumuna ilişkin haritalar yayımlandı.

OLAĞANÜSTÜ VE ÇOK ŞİDDETLİ KURAKLIK

Haritalarda, Türkiye'nin büyük bölümünün olağanüstü, çok şiddetli ve şiddetli kuraklık yaşadığı görülüyor. Küresel ısınma, tarımda yüzde 75-80'in üzerinde vahşi tarımsal sulama kullanımı, baraj-göletler, zirai ilaç kalıntıları, evsel ve sanayi atıklar nedeniyle kirletilmesi gibi nedenlerle tatlı su kaynakları ve göllerin hızla yok olduğu, son yıllardaki yağışların giderek azalmasıyla da büyük bir kuraklık tehdidi yaşandığı kaydedildi.

ÇÖLLEŞMEYLE İLGİLİ ADIMLAR SAĞLIKLI DEĞİL

Son üç aydaki verilere ilişkin değerlendirmede bulunan Antalya Ticaret Borsası Başkanı Ali Çandır, iklim değişikliğinin etkilerinin yıllardır söylenegeldiğini belirterek, “Bizde de 70'li yıllardan itibaren erozyonla mücadelede olumlu adımlar atılmaya başlandı. Ama çölleşmeyle ilgili adımların sağlıklı atılabildiğini söylemek mümkün değil. Ne toplum olarak biz buna hazırlık yapabildik, ne de kamu öngörerek bu işle ilgili gerekli planları yapabildi" dedi.

TÜKETİM ALIŞKANLIKLARI DEĞİŞMELİ

Özellikle gıda ürünlerine ulaşımda riskin arttığı bu dönemde Türkiye'de beklenenin çok altında yağış alındığının görüldüğüne dikkat çeken Çandır, “Bu anlamda gerek kamu, gerek yurttaşlar olarak daha duyarlı olmalı, suyumuzu daha dikkatli tüketmeliyiz. Belki de böyle bir durumda tüketim alışkanlıklarımızı değiştirerek, daha az suyla üretilen ürünleri üretmenin yollarını bulmalıyız" diye konuştu.

1 KİLO DOMATES İÇİN 184 LİTRE SU

Bazı ürünlerin üretimi için kullanılan su miktarlarıyla ilgili çarpıcı örnekler veren Ali Çandır, “1 kilo domates için 184 litre, 1 kilo havuç için 133 litre, 1 portakal (100 gr) için 50 litre, 1 elma (100 gr) için 70 litre, 1 kilo kırmızı et için 15 bin 455 litre (813 damacana), 1 hamburger (150 gr biftek) için 2 bin 325 litre, 1 kilo kahve için 21 bin litre, 1 fincan kahve (7 gr) için 140 litre suya gereksinim var. Bugün yediğimiz 1 kilo domates, sadece 1 kilo domatesten ibaret değil. 1 kilo domates yemek için 184 litre su tükettiğimizi unutmamalıyız ve israf etmememiz gerekiyor" dedi.

TASARRUFUN BİRİNCİ BASAMAĞI TARIMSAL SULAMA

Türkiye'deki suyun yüzde 75'inin tarımsal sulamada kullanıldığını, büyük bölümünün de vahşi sulama sistemleri olduğunu anlatan Çandır, "Bu konuda Tarım ve Orman Bakanlığı 2021 yılı için sulama yatırımlarını önceledi. Bu olumlu bir gelişme. Bu anlamda bütün tarımsal alanlarda bireysel sulama yerine toplu sulama sistemlerinin organize edilmesi, tarımsal sulamada tasarrufun birinci basamağını oluşturacaktır" dedi.

REKOLTE KAYBINI YÜZDE 50-60'A YÜKSELTTİ

İklim değişikliğinin sadece su olarak görülmemesi gerektiğini de vurgulayan Çandır, “İklim nedeniyle verimlilik düşüşleri yaşanması riski de var. Özellikle kar yağışı ve soğuk olmadığı takdirde zararlılarla mücadelede de hayli zorlanabiliriz. Son üç ay düşük giden yağışın, rekolte tahminlerini de olumsuz etkileyeceği öngörülmektedir. Örneğin zeytinde rekolte tahminiz mayıs ayındaki çöl sıcakları nedeniyle yüzde 30 düşük olacakken, son üç ayda yağış olmaması rekoltedeki kaybı yüzde 50-60'a kadar yükseltti" dedi.

YÜZDE 80'İNDE METEOROLOJİK KURAKLIK

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) bilim danışmanı Dr. Erol Kesici ise Meteoroloji'nin, birçok ülkeden çok daha başarılı sonuçlar veren bir kurum olduğunu söyledi. Dr. Erol Kesici, son üç aylık kuraklık haritalarına bakıldığında, Türkiye'de kuraklığın üç temel etkeninden biri olan iklimsel kuraklığın söz konusu olduğunu açıkladı. Türkiye'nin birçok yerinin, neredeyse yüzde 80'inin meteorolojik kuraklıkla karşı karşıya olduğunu kaydeden Dr. Kesici, ülkede son 60 yılda, 70'e yakın doğal gölün kuruduğunu söyledi.

HİDROLOJİK VE TARIMSAL KURAKLIK

Meteorolojik kuraklığa ek olarak Türkiye'de aşırı oranda hidrolojik ve tarımsal kuraklık yaşandığını belirten Dr. Kesici, “Bu üç kuraklık birbirine bağlı. Örneğin meteorolojik kuraklık olunca dünyanın en önemli doğal su kaynakları bulunan ülkemizde doğal göller, göletler ve nehirlerde suya artan taleple birlikte sularımız aşırı kullanımla azalmaktadır. Bunun yanında tarımda suyumuza göre bilimsel kurallar doğrultusunda üretim metotlarını uygulamamız gerekmektedir. Hidrolojik kuraklık göller, göletler ve derelerde suların azalmasına, ülkemizde yaşanmakta olan tarımsal kuraklığa neden olmaktadır" ifadelerini kullandı.

SUYUN DÖNGÜSÜ İLKESİ

Göl, gölet, dere, çay gibi kaynakların su seviyelerinin korunması ve bu kaynakların yüzde 80 oranında kullanımına neden olan tarımsal üretim metodundan vazgeçilmesi gerektiğini söyleyen Dr. Kesici, “Bilinçli tarım yapılarak bu kaynakların kurumasına engel olunursa, bu bölgelerde nemin artması, yağışın da artmasına neden olacaktır. Bu ilke çok basit bir suyun döngüsü veya suyun çevrimi ilkesidir. Birçok ülkede yer altı, yer üstü doğal su kaynaklarının kirletilmemesi, bilinçli kullanımı sonucu meteorolojik kuraklık önlenebilmektedir. Elbette ülkemizde de bütün dünyada olduğu gibi meteorolojik kuraklığa neden olan koşullardan bir tanesi de sera gazı oluşumu, küresel ısınma" diye konuştu.

TARIM ALANI VE MERALARDA YAPILAŞMA

Birçok tarım alanı ve doğal meranın yapıya açılmasının da suyun toprak tarafından tutulmasını engellediğini anlatan Dr. Kesici, “Suyu tutacak en önemli doğal yapılarımız çalılar, otlar, ağaçlardır. Sellerin önlenmesi de doğal olarak suyu depo eden dere, çay ve doğal göllerin kurutulmaması ve korunmasıdır. Küresel ısınma elbette dünyada olduğu gibi buna etki etmekteyse de bizim ülkemizde en önemli sorun dünyanın en zengin su kaynaklarına sahip olmamıza rağmen bu kaynaklarımızın ilkel tarımla yok edilmesidir" dedi.

ESAS SORUN, TARIMSAL SULAMA

Bazı insanların su tasarrufunu çeşmeyi açık bırakmamak, duş alırken veya diş fırçalarken daha az su kullanmak gibi örneklere bağladığını kaydeden Dr. Kesici, “Elbette bunlar önemlidir ve yapılmalıdır. Ancak esas sorun tarımsal sulama ve ülkemizin birçok yerinde olduğu gibi ana şebekelerdeki su kaçakları kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken temel noktalardır. Çeşmeden kullandığımız su gelişen teknolojiye göre aç-kapa sistemiyle gayet güzel ayarlanabilirken, ne yazık ki ülkemizin birçok yerinde yüzde 80'e varan ve bu durumun giderek artacağını da belirtirsek, aşırı ve bilim dışı tarımsal sulamadan kaynaklanmaktadır. Bu derin su ve toprak kaybına neden olmaktadır" diye konuştu.






5 Aralık 2020 Cumartesi

Arıcılık, kaz ve hindi yetiştiriciliği, ipek böcekçiliği projelerine destek geliyor

 Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, arıcılık projelerine yüzde 50, kaz ve hindi yetiştiriciliği projelerine yüzde 75, ipek böcekçiliği projelerine yüzde 100 hibe desteği sağlanacağını bildirdi. 


Pakdemirli, yaptığı yazılı açıklamada, Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlanan "Arıcılık, İpekböcekçiliği, Kaz ve Hindi Yetiştiriciliği Yatırımlarının Desteklenmesine İlişkin Uygulama Esasları Tebliği"ne ilişkin değerlendirmede bulundu. 


Tebliğ kapsamında arıcılık projelerine  yüzde 50, kaz ve hindi yetiştiriciliği projelerine yüzde 75, ipek böcekçiliği projelerine yüzde 100 hibe desteği verileceğini belirten Pakdemirli, arıcılık desteklemeleri çerçevesinde arı sütü, polen, propolis gibi arı ürünü üretmek isteyen üreticileri destekleyeceklerini kaydetti.


Pakdemirli, 50 ve üzeri arılı kovanı olan ve en az 3 yıl Arı Kayıt Sistemi'ne kayıtlı, Arı Yetiştiricileri veya Bal Üreticileri Birliğine üye üreticilerin bu desteklere başvurabileceğine işaret ederek, arı ürünleri üretiminde kullanılacak makine, alet, ekipman ve seyyar arıcı barakasına yüzde 50 hibe desteği verileceğini bildirdi.


İpek böcekçiliği yapan gerçek ve tüzel kişilere, dut bahçesi tesisi, ipek böceği besleme evi inşası, makine, alet ve ekipman alımlarında yüzde 100 hibe desteği verileceğine dikkati çeken Pakdemirli, "Damızlık ve Ticari Kaz ile Ticari Hindi Yetiştiriciliği Desteklemeleri çerçevesinde ise 1000 adet kapasiteli damızlık kaz, 500 adet kapasiteli ticari kaz veya 1000 adet kapasiteli ticari hindi işletmesi yatırımlarına yüzde 75 hibe desteği verilecek. Hibe desteği damızlık kaz işletmelerinde yeni kümes ve kuluçkahane inşaatı, makine, alet ve ekipman alımı için, ticari kaz ve hindi işletmelerinde ise yeni kümes yapımı, makine, alet ve ekipman alımı için uygulanacak." ifadelerini kullandı.


Başvuruların Tarım ve Orman Bakanlığı il ve ilçe müdürlükleri aracılığıyla yapılacağı bilgisini veren Pakdemirli, yatırıma ilişkin kriterler ve teknik detayların Bakanlığın internet sayfasında yayımlanacak uygulama rehberinde belirtileceğini kaydetti. 


3 Aralık 2020 Perşembe

Tereyağı ve inek peyniri üretiminde rekor kırıldı

 Türkiye'de tereyağı ve inek peyniri üretimi kademeli olarak artarken, bu yılın üçüncü çeyreği itibarıyla iki üründe son 10 yılın rekoru kırıldı. Ocak-eylül döneminde yaklaşık 60 bin ton tereyağı, 555 bin ton inek peyniri üretildi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden derlediği bilgiye göre, yılın ocak-eylül döneminde tereyağı üretimi dalgalı bir seyir izledi.

Ocakta 6 bin 770 ton tereyağı üretilirken, şubatta bu rakam 6 bin 251 ton olarak kayıtlara geçti. Yeni tip korona virüs (Kovid-19) salgınına rağmen tereyağı üretimi martta 7 bin 246, nisanda da 8 bin 87 tonu buldu. Mayısta 7 bin 974 ton olarak gerçekleşen üretim, haziranda 6 bin 376, temmuzda 6 bin 114, ağustosta 5 bin 779, eylülde 5 bin 177 ton olarak gerçekleşti.

Böylece, Türkiye'de yılın ocak-eylül döneminde tereyağı üretimi 2011'in aynı dönemine kıyasla yüzde 110 artarak 59 bin 774 tona ulaştı. Söz konusu rakam son 10 yılın üç çeyreklik verileri karşılaştırıldığında, en yüksek üretim rakamı olarak kayıtlara geçti. Ocak-Eylül 2011 döneminde 28 bin 456 ton tereyağı üretilmişti.

İnek peyniri üretiminde de rekor

Söz konusu 10 yıllık dönemde üretilen inek peyniri miktarında da artış görüldü. Bu yılın ocak ayında 58 bin 329 ton, şubatta 58 bin 87 ton inek peyniri üretildi. Salgın döneminde gıda maddelerine yönelik yoğun taleple birlikte inek peyniri üretiminde de artış olurken, mart, nisan ve mayısta aylık 63 bin tonun üzerinde inek peyniri üretildi. Takip eden aylarda dalgalı bir seyir izleyen inek peyniri üretimi, haziranda 62 bin 245 ton, temmuzda 60 bin 544 ton, eylülde ise 64 bin 451 ton oldu.

Böylece, bu yılın ocak-eylül döneminde üretilen inek peyniri miktarı 2011'in aynı dönemine göre yüzde 50,3 artışla 554 bin 612 tona çıktı. Bu rakam Ocak-Eylül 2011 döneminde 368 bin 867 ton seviyesindeydi. Bu verilerle inek peyniri üretiminde de son 10 yılın en iyi üç çeyreklik verisi elde edildi.

25 Kasım 2020 Çarşamba

Tarımda sözleşmeli üretim modeli

 Koronavirüs (COVID-19) tarım ve gıdanın önemini öne çıkardı. Tarımsal üretime ve gıda ürünleri ticaretine ilgi arttı. Türkiye’de hem özel sektör hem de kamu kurumları bu yeni dönemde tarımda daha etkin yer almak için yarışıyor. Üretim yapan çiftçi ise, yüksek girdi fiyatları nedeniyle adeta can çekişiyor.


Bu dönemde öne çıkan uygulamalardan birisi de sözleşmeli üretim modeli oldu. Türkiye’de belli alanlarda ve ürünlerde uzun yıllardan bu yana sözleşmeli üretim yapılıyor. Ancak, sözleşmeli üretim konusunda gerekli yasal düzenlemeler yapılmadığı için çok ciddi sorunlar da yaşanıyor. Sözleşmeli üretim adı altında üretici fiyatları baskı altında tutulurken belli market zincirlerine avantajlar sağlanıyor. Çiftçi, kendi tarlasında köleleştiriliyor. Girdiler verilerek istenilen fiyata istenilen miktarda ürün üretmesi bekleniyor.


Sözleşmeli üretimin en yaygın ve en eski olduğu alanlardan birisi şeker pancarı üretimi. Alpulu ve Uşak Şeker Fabrikası’nın açıldığı 1926 yılından bu yana şeker pancarı üretimi sözleşmeli üretim çerçevesinde yapılıyor. Çiftçi pancarı üretiyor ve sözleşme yaptığı fabrikaya teslim ediyor. Şeker Yasası’nın yürürlüğe girdiği 2001 yılından bu yanabelirlenen kotalar çerçevesinde üretim yapılıyor. Hem özel sektör hem de kamuya ait fabrikalar bu çerçevede üreticiye bazı girdileri temin ediyor, avans ödüyor, çiftçi ürettiği pancarı teslim edince borcu düşüldükten sonra çiftçiye ödeme yapılıyor. Pancar alım fiyatını devlet açıklıyor.


Kanatlı sektöründe yaygın


Kanatlı sektörü sözleşmeli üretimin yaygın olduğu alanlardan birisi. Beyaz et üretimi yapan tavukçuluk işletmeleri, broiler olarak adlandırılan etlik piliç üretiminin çok büyük bölümünü sözleşmeli ya da “fason” olarak adlandırılan model ile ürettiriyor.


Beyaz et üreticisi firmalar, uygun kümeslere sahip yetiştiriciler ile belirli koşullarda sözleşme yapıyor. Sözleşme çerçevesinde, yetiştiricilere civciv, yem, aşı ve ilaç gibi ana ürünler veriliyor. Yetiştirici aldığı girdilerle uygun koşullarda, belirlenen sürede civcivleri büyüttükten sonra, kesime gelen civcivler firma tarafından satın alınıyor. Sözleşme çerçevesinde firma tarafından, yetiştiriciye kilo başına veya belirlenen kriterlere göre bir ödeme yapılıyor.


Sanayi domatesinde fiyat belirleyici oluyor


Sözleşmeli üretimin en yaygın olduğu alanlardan birisi de sanayi tipi veya yaygın adıyla salçalık domates yetiştiriciliğinde uygulanıyor. Ancak, sözleşmelerden çok fiyat belirleyici oluyor. Bu yıl olduğu gibi en çok sorun yaşanan alanlardan birisi de sanayi domatesi yetiştiriciliği. Köklü ve kurumsal bazı işletmeler yaptıkları sözleşmeye sadık kalırken, fiyatlardaki dalgalanmaya bağlı olarak bazı yıllar üretici bazı yıllar alıcı sözleşme koşullarını hiçe sayarak yapılan anlaşmayı ihlal ediyor.


Bu yıl sanayi domatesi üreten çiftçiler ekim zamanı salça sanayicileri ve alıcılarla kilosu ortalama 55 kuruş üzerinden sözleşme imzaladı. Bazı şirketler 70-80 kuruşa sözleşme yaptı. Fakat üretimin artması nedeniyle sanayi domatesinin piyasa fiyatı kilo başına 30-35 kuruşa düştü. Çiftçinin kilosunu 45 kuruşa mal ettiği domatesin fiyatı 30-35 kuruşa düşünce bazı alıcılar yaptıkları sözleşmeleri bir yana bırakarak piyasadan ucuza domates aldı. Bazıları ise sözleşmelerinde yazılı fiyattan çiftçilerden alım yaptı. Bazı yıllarda da tersi yaşanıyor. Üretim az olunca fiyat yükseliyor ve bu kez üretici sözleşmeyi bir yana bırakarak domatesi piyasada yüksek fiyata satıyor.


Neden sorun yaşanıyor?


Domateste sözleşmeli üretim miktar bazında yapılıyor. Örneğin 100 dönümde 500 ton domates kontratı yapılıyor. Kontratı yapan 500 ton alacağını taahhüt ediyor. Ama üretim 700 ton çıkıyor. Aradaki 200 ton kontratsız satılıyor. Bu kez fiyat düşüyor. Fiyat düşünce kontrat imzalayan sanayicilerin de en azından bir bölümü “neden yüksek fiyattan alayım” diyerek piyasadan düşük fiyatla alım yapıyor. Kontratın bir hükmü kalmıyor. Bazı yıllar da tam tersi yaşanıyor. Kontratta 500 ton yazılıyor. Ama çıkan ürün 300 ton oluyor. Fiyat iki katına çıkıyor. Bu kez üretici ürünü kontrat yaptığı sanayiciye değil, piyasaya daha yüksek fiyattan satıyor. Bir yıl üretici ertesi yıl sanayici kaybediyor.


Hukuki olarak caydırıcı yaptırımların olmaması tarafların sözleşme dışına çıkmalarına neden olabiliyor. Üretici fiyatına göre üretim kararı verdiği için sözleşmeli üretimle sağlanması beklenen üretim planlaması gerçekleştirilemiyor.


Tütün, kanola, aspir, sera ürünleri


Tütün Yasası’nın çıktığı 9 Ocak 2002’den itibaren tütün üretimi çok büyük oranda sözleşmeli olarak yapılıyor. Sigara firmaları, alıcılar kiminle sözleşme yaparsa tütünü onlar üretebiliyor. Sözleşme dışı üretilen tütünlerle ilgili kurulması gereken açık artırma satış merkezleri kurulmadığı için hep sorun yaşanıyor. Tütündeki sözleşmeli üretim diğer alanlardan farklı olarak ürünü satın alanların, sigara tekellerinin isteği doğrultusunda sürdürülüyor.


Hem yağ bitkisi hem de enerji tarımı için üretilen kanola, aspir ve benzeri ürünlerde de sözleşmeli üretim yapılıyor. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu kararı ile 1 Ocak 2008 itibariyle motorinde binde 5 oranında biyodizelin harmanlanması zorunlu hale getirildikten sonra biyodizel üreticileri üretim için çiftçilerle sözleşmeli üretime yöneldi. Biyodizelin yerli üründen üretilmesi zorunlu. Bu çerçevede tarım ürünlerinden enerji üreten firmalar hammadde temini için üreticilerle kanola, aspir gibi ürünlerde sözleşmeli olarak üretim yaptırıyor. Sözleşmeli üretimin en sorunsuz olduğu alanlardan birisi bu. Çünkü sanayicinin ihtiyacı var bu ürünlere. Piyasaya göre daha iyi fiyat veriliyor. Sanayici almadığı takdirde kanola veya aspir yağı bitkisel yağ sektörüne satma olanağı var.


Sera ürünlerine yönelik olarak da sözleşmeli üretim yapılıyor. Hem büyük alıcılar hem de market zincirleri ürün tedariki için sera üreticileri ile sözleşme yaparak bu ürünleri alıp reyonlarında satışa sunuyor.


Özetle, sözleşmeli üretim modelinde bir karmaşa var. Üreticiyi ve alıcıyı koruyacak bir hukuki altyapının oluşturulması gerekiyor. Tarım politikalarını belirlemesi ve uygulaması, üretim planlaması yapması gereken Tarım ve Orman Bakanlığı bu işin çok dışında kaldı. Ülkenin tarım politikalarını Hazine ve Maliye Bakanlığı ve bağlı kurumlar mı belirleyecek?


 


ÜRETİCİ FİYATLARI BASKI ALTINDA TUTULUYOR


Sözleşmeli üretim, son dönemde gıda enflasyonu ile mücadele kapsamında üretici fiyatlarını baskı altında tutmanın bir aracı olarak da kullanılıyor. Gıda enflasyonu ile mücadele için kurulan Gıda Komitesi'nin önerileri, Eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın projesi ile gıda fiyatlarını düşürmek için sözleşmeli üretim modelinin kullanılması benimsendi. Bu konuda ilk olarak Sera AŞ. adında bir oluşum gündeme getirildi. Ziraat Bankası'nın kredi desteği ile modern ve teknolojik seralar kurularak üretimin artırılması ve fiyatların kontrol edilmesi öngörüldü. Sera AŞ'nin ortakları arasında Tarım Kredi Kooperatifleri ve özel sektör olacaktı. Ziraat Bankası'nın verdiği kredilerle seralar kuruldu. Üretim yapılmaya başlandı. Fakat Sera AŞ. Tarım Kredi Kooperatifleri bünyesinde bir şirket olarak faaliyete geçti. Özel sektör dahil edilmedi. Sera AŞ. yaptığı sözleşmelerle üretici üzerinde bir fiyat baskısı oluşturdu. Ürettirdiği veya satın aldığı ürünleri belli market zincirlerine ve kendi marketlerinde satışa sunuluyor.


 


TÜRKŞEKER HUBUBAT, BAKLİYAT, YAŞ SEBZEDE AGRESİF


Kamuya ait şeker fabrikaları ile yıllardır şeker pancarında sözleşmeli üretim yaptıran Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ (Türkşeker) önce şekerpancarı üreten çiftçilerin münavebe (ekim nöbeti) ürünleri olan hububat için girdi desteği sağladı. Sonra ülke genelinde Toprak Mahsulleri Ofisi gibi hububat alımı yapmaya başladı. Bununla da yetinmedi, domates, patates ve daha birçok ürünü alarak piyasada etkin olarak yer aldı. Edirne'den Kars'a ülkenin her yerinde binlerce çiftçi ile sözleşmeler yaptı.


Türkşeker agresif bir şekilde Tarım ve Orman Bakanlığı'nın alanına girerek piyasayı düzenleme, ürün alımı, sözleşmeli üretim ve daha birçok alana el attı. Aldığı ürünleri fason olarak işleyip belli marketlerde satışa sunmaya başladı. Hem üretim hem tüketim tarafında yer aldı.


Sözleşme yapan üretici için alım garantisi verildiği için bir memnuniyet var. Türkşeker'in piyasaya girişi ile fiyatlar yükseldi. Bu yönüyle de üretici memnun. Ancak, yapılan sözleşmelerle üretici fiyatını baskıladığı için genel anlamda üreticinin zarar etmesine yol açabilir endişesi var. Ülke genelinde 200 bin çiftçiyle yapılan sözleşme 2 milyon çiftçinin kaderini etkileyecek. Berat Albayrak'ın görevden ayrılmasından sonra bu projenin devam edip etmeyeceği de tartışılıyor. Türkşeker'in bu çabası özellikle tüccar ve sanayicilerin “devletin piyasaya müdahalesi” olarak algılanıyor. Ayrıca, üretici fiyatlarının baskılanması nedeniyle sözleşme yapmayan üreticilerden de bu uygulamalara karşı tepkiler yükseliyor.


Kaynak:

https://www.dunya.com/kose-yazisi/tarimda-sozlesmeli-uretim-modeli/601325



22 Kasım 2020 Pazar

COVID-19 krizi gıdada kıtlık korkusu yarattı

 Dünyanın gündelik yaşamına damgasını vuran koronavirüs salgını, en temel ihtiyaç olan gıdada kıtlık korkusunu da artırdı. Her hane, ihtiyaç hiyerarşisinde ilk sırayı alan gıdada daha fazla stoklamaya giderken, salgınla baş etmenin uzaması hâlinde karşı karşıya kalınabilecek, kıtlık dâhil, başlıca riskleri düşünmeden edemiyor.


Pandemi öncesi tarımda da oluşmuş küresel iş bölümleri, üretim zincirleri yer yer kırılırken ülkeler gıda konusunda “küresel” değil, “ulusal” düşünmeye başladılar. Neredeyse her ülke öncelikle kendi gıda güvenliğini ön plana çekiyor. Böyle olunca, önceden ihraç edilen bazı ürünlere ihraç yasakları getiriliyor. İthalatla tedarik edilen ürünler için telaşla yerli üretim seçenekleri üstünde duruluyor. 


Türkiye’nin zaten son yıllarda iyice sorunlu olan tarımsal yapısı, COVID-19 salgını ile birlikte kırılganlaştı. Erdoğan iktidarı, başından beri salgını kısa zamanda aşılacak bir sorun olarak görüyor ve her alanda olduğu gibi tarımda da önlemleri kısa vadeli, yüzeysel tutuyor. Seçmen memnuniyetsizliği ana telaş. Bu nedenle tarımda önlem olarak, kıt döviz varlığına karşın, tarımsal-hayvansal hammadde ithalatı tercih ediliyor ve stoklar ithalatla tahkim ediliyor. Bu ithalat tercihi, yerli çiftçinin hem motivasyonunu azaltıyor hem de uzun dönemli üretim planı yapmasını engelliyor ve rejime bu alanda da güvensizlik tırmanıyor.


Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), "COVID-19'un küresel gıda güvenliği üzerinde olumsuz etkileri olacak mı?" sorusunu şöyle yanıtlıyor: “Kırılgan kitleleri korumak ve salgının gıda sistemi üzerindeki olumsuz etkilerini hafifletmek, küresel gıda tedarik zincirlerini canlı tutmak için hızlı önlemler alınmadıkça, giderek artan bir gıda kriziyle karşı karşıyayız.”


Koronavirüs şokunun hem gıda arzını hem de talebini olağandışı şekilde etkilediğine dikkat çeken FAO, salgının insanların yaşamları ve refahı üzerindeki etkisi nedeniyle arzda kesintilerin olabileceğini, aynı zamanda tedarik zincirindeki bozulma ve aksaklık sonucu maliyetlerin artabileceğini de kaydediyor


Tehlikenin farkında olan tüm ülkelerde ne yazık ki küresel kaygılardan çok “ulusal” endişeler ön plana çıkıyor ve gıda güvenliği adına önceden ihraç edilen birçok ürünün ihracı yer yer yasaklanırken, fırsat bulan ithalatla stoklarını da tahkim ediyor. Birçok ülkede karantina ve evden çıkma yasağı gibi durumlar, işgücü kıtlığına yol açabiliyor ve bu durum çiftçilerin ve gıda sanayisinin işini zorlaştırabiliyor. Tarımsal gübre, tohum, ilaç ve diğer girdilerin yetersizliği tarımsal üretimi olumsuz etkileyebiliyor. Bu da küresel tarımsal arzı ve beraberinde gıda enflasyonu riskini yükseltiyor. 


Türkiye tarımı COVID-19 krizine, uzun süredir yaşamakta olduğu sorunlarla boğuşurken, kırılgan bir hâlde yakalandı. Türkiye 2010 sonrası, o zamanlar kolay bulduğu dış kaynağın döviz fiyatlarını ucuzlatmasını bir nimet gibi görüp ithalata yoğunlaşmış, hızla bitkisel ve hayvansal hammadde, canlı hayvan ithal eden bir ülke hâline gelmiş, bu tercih yerli üreticiyi ise küstürmüştü. 


Ancak 2014 sonrası döviz fiyatlarının yavaş yavaş yükselmesi ile birlikte hem doğrudan tarımsal ve hayvansal ürün ithali hem de tarımda kullanılan ilaç, gübre, araç-gerecin pahalanmasıyla, dışa bağımlı tarım sorunu ve tarımın iç talebe yetmezliği sorunu daha da büyüdü.


2018’de patlak veren döviz türbülansı ile iyice kabaran gıda enflasyonunun arkasında ithalatın pahalılaşması kadar arz yetersizliği de vardı. Bu sorunlar izleyen aylarda da henüz aşılamamışken koronavirüs krizi bu sorunlu yapının sırtına bindi. 


Her Ramazan ayında yaşanan gıdada hızlı fiyat artışlarına, bu kez salgının getirebileceği yeni fiyat yükselişleri ekleniyor. Salgının uç verdiği mart ayında tüketici fiyatları aylık olarak yüzde 0,6’ya yakın artarken gıda fiyatlarındaki aylık artışın yüzde 2’ye yaklaşması gelecek için iyiye işaret değil.


Tarımda küresel iş bölümündeki rolü, tahıl ve yağlı tohum ithalatçısı, yaş sebze ve meyve ihracatçısı olarak belirlenen Türkiye, salgın sonrasında yaptığı ithalatta güçlüklerle karşılaşmaya başladı ve hububat ile yağlı tohum ihraç eden ülkeler, bu ürünlerde ihracat yasağına gittiler. Bunun bitkisel yağ üretimi ve yem sektöründe, dolayısıyla hayvancılıkta sıkıntıya yol açması bekleniyor. İthal buğday ile çalışan un, makarna vb. gıda fabrikalarını genişleten Türkiye, bu hammaddelerin tedarikinde zorluk çektikçe, gıda sanayisinde de kapasite ataleti yaşayabilir. 


COVID-19 krizinin verdiği en önemli ders, ithalatla temin edilme kolaylığına teslim olunmuş bu ürünlerin, şimdi ivedilikle içeriden temin edilmesi, üretilmesi için harekete geçilmesi ama bu da hemen olmuyor. Bugün buna niyet edilse bile çiftçinin korunduğunu, teşvik edildiğini, ihtiyaç duyduğu girdilere destek verildiğini bilmesi, güvenmesi gerek. Özellikle çoğu ithalatla karşılanan tarımsal girdi fiyatlarındaki tırmanışlar, çiftçi için endişe verici. Şubat 2020 itibarıyla, 12 aylık ortalama artışlar üstünden, gübre fiyatlarının yıllık yüzde 18, yem fiyatlarının yüzde 12, tohum fiyatlarının yüzde 19, ilaç fiyatlarının da yüzde 8 arttığı belirlenmiş durumda. Girdi fiyatlarındaki bu artış, üreticinin ürün fiyatına da yansıyor. 2018’de 12 aylık ortalamalara göre yıllık yüzde 12’ye yaklaşan üretici fiyatlarındaki artış, 2019’da yüzde 23’e çıktı ve Mart 2020’de ancak yüzde 18,5’e inebildi. Bu veriler, gıda enflasyonunun yapışkan ve katı bir hâl aldığının ve gelecekte de yükselebileceğinin işareti sayılıyor. 


Tarımsal hammadde açısından net ithalatçı olan Türkiye, özellikle gıda, yem ve yağ sanayiinin gereksinimi olan ürünler açısından dışa bağımlı olmakla sıkça eleştiriliyor. Bitkisel ürün denge verilerine göre buğday, arpa, mısır, pamuk, soya, ayçiçeği, çeltik, kuru fasulye, kırmızı mercimek ve nohut, Türkiye’nin açığı olan en temel ürünler. COVID-19 krizi öncesinde yüksek faturalarla ithal edilen bu ürünlerin önümüzdeki dönemdeki ithalatı, ortaya çıkan ve çıkacak ihracat kısıtlamaları çerçevesinde zorlaşacak.


Türkiye’nin kısa vadede acilen bu temel ürünlerin üretimine yönelecek önlemlere ihtiyacı var. Orta vadede ise nüfus projeksiyonu ve tarıma dayalı sanayilerin talep projeksiyonuna bağlı bir planlı üretim artışı gerekiyor. Baklagiller hariç bu ürünlerin tümü, sulu tarım koşullarında ve yüksek tarım tekniği, girdisi kullanılarak üretilebilen ürünler. Bu nedenle başlamış ama ağır giden sulama yatırımlarının hızlandırılması gerekiyor. 


Ne var ki Erdoğan iktidarı, günü kurtarmanın derdinde olmakla eleştiriliyor hep. Seçmen kaybını frenlemek kaygısıyla, sabır isteyen yerli üretime dönüş yerine ithalatla tüketici şikâyetlerini yatıştırma telaşında görünüyor.


24.04.2020

Mustafa Sönmez

https://www.al-monitor.com/pulse/tr/contents/articles/originals/2020/04/turkey-coronavirus-hit-food-prices-spike-agriculture-import.html



21 Kasım 2020 Cumartesi

İngiliz arkeoloji enstitüsü Türkiye'de yükselen milliyetçiliğin kurbanı oldu

 Türk makamları, Türkiye’nin arkeoloji alanında en saygın yabancı araştırma kuruluşlarından Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nün (BIAA) arkeobotanik ve modern tohum koleksiyonuna el koydu. Türkiye’nin en eski ve en zengin tohum koleksiyonuna devlet tarafından el konulması uluslararası araştırma çevrelerini telaşa sevk ederken, uygulama Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın zaman zaman yabancı düşmanlığına da varan milliyetçi İslamcı ideolojiyi toplumsal yaşamın tüm yönlerine empoze etme çabalarının devamı olarak görülüyor.


BIAA Yönetim Kurulu Başkanı Stephen Mitchell 17 Eylül’de kurul üyelerine gönderdiği kurumiçi bir mektupta Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 3 Eylül’de enstitüye bir tebligat göndererek koleksiyonun Türk devletine ait olduğunu ve “aynı gün içinde el konulacağını” bildirildiğini aktardı. 


Mitchell yaşananları şöyle anlattı: “Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Kültür Bakanlığı Müze ve Tarihi Eserler Genel Müdürlüğü ve Cumhurbaşkanlığı personeli tarafından enstitüden alınan 108 kutu arkeobotanik örnek ile modern tohum koleksiyonunun bulunduğu dört dolap aynı gün öğleden sonra ve ertesi gün enstitüden çıkarılarak Ankara’daki müzelerin depolarına götürüldü.”


Enstitünün “malzemenin zarar görme ya da kaybolma tehlikesini asgariye indirmek için” istediği ek süre talebi de reddedildi.


Al-Monitor’un sorularını e-posta yoluyla yanıtlayan enstitü başkanı Lutgarde Vandeput Ankara merkezli kuruluşun koleksiyonuna el konulduğunu doğrulayarak, “İngiltere Büyükelçiliği gelişmeden haberdar ve Türk hükümetinin ilgili makamlarıyla temaslarımız sürüyor” açıklamasını yaptı ancak ayrıntılara girmedi.


İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği de Al-Monitor’a e-posta yoluyla konunun Türk hükümetiyle temaslarda gündeme getirildiğini bildirirken ayrıntı vermedi. Bir İngiliz yetkili ise isminin açıklanmaması kaydıyla “Koleksiyonun en iyi şekilde korunmasını sağlamaya yönelik çabalarımızı sürdüreceğiz” dedi.


Türkiye’yi yakından takip eden Londra merkezli analist Firdevs Robinson, İngiltere'nin Türkiye’yi stratejik ortak olarak gördüğünü kaydederek “Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çıkmasının ardından Brexit sonrası yapılacak bir ticaret anlaşması için Türkiye’nin önemi artmış durumda” değerlendirmesini yaptı. Robinson’a göre İngiltere Türkiye siyasetinde “megafon diplomasisi”ni tercih etmese de “kaygı ve itirazların kapalı kapılar ardında elçiler tarafından gündeme getirildiği iddia ediliyor.”


Ayasofya ve Kariye Müzesi’nin bu yaz ibadethaneye dönüştürülmesinin yankıları sürerken gelen el koyma kararının araştırma çevrelerinde şok etkisi yarattığı belirtiliyor.


Fakat çarşambanın gelişi perşembeden belliydi. 


El koyma kararının yasal dayanağı olan ve 3 Eylül 2019’da yayımlanan kararname hükümete yerel bitki ve tohumların üretimi ile satışını kontrol etme yetkisi tanımıştı.


Kararnamenin Resmi Gazete’de yayımlanmasından iki gün sonra bitkisel ve organik ürünlere büyük ilgi duyduğu bilinen Emine Erdoğan kamuoyuna “Ata Tohum” projesini tanıttı. Erdoğan’ın “tarımı milli bağımsızlığımızın anahtarı olarak gördüğümüzün ifadesi" diye tanımladığı proje, genetiğiyle oynanmamış tohumların toplanarak devlet tarafından ekilip çoğaltılmasını ve “tamamen yerli” besinler üretilmesini öngörüyor. 


Projenin hayata geçirildiği 2017’den bu yana binden fazla tohum çeşidi bağışlandığını ve salatalıktan kavuna 11 çeşit meyve ve sebze yetiştirildiğini anlatan Erdoğan, “Çiftçilerimiz hazine sandıklarını açtılar. (...) Bu toprağın mirasının gelecek nesillere aktarılması için tohumlarını devletimize emanet ettiler” diye konuştu.


Ata Tohum projesinin mimarlarından birinin yüksek öğrenimini Avusturya’da tamamlayan biyokimyager İbrahim Adnan Saraçoglu olduğu biliniyor.


Erdoğan’ın giderek genişleyen danışmanlar listesinde yer alan 71 yaşındaki Saraçoğlu, brokoli tüketiminin prostatı engelleyebileceği de dahil bitkisel tedavi yazılarıyla tanınıyor. 


Saraçoğlu, 5 Eylül’de düzenlenen tanıtım toplantısında Emine Erdoğan’ın ardından yaptığı konuşmada Ata Tohum’un ideolojik temellerini de gizlemedi. Batı’yı Anadolu’nun botanik zenginliğini yağmalamakla suçlayan Saraçoğlu’nun işaret ettiği isimlerin başında Amerikalı arkeobotanist Jack Harlan vardı.


ABD’yi ima ederek “Tohumun genetik yapısını değiştirerek insanlığı kontrol altına alma hevesinde olan güç kendi topraklarını bozduğunu anlayınca gözünü Mezopotamya’ya dikmiştir” ifadelerini kullanan Saraçoğlu, “Tohum milli güvenliğimizin temel taşlarından biridir” dedi.


New York Üniversitesi’ne bağlı Hagop Kevorkian Yakın Doğu Çalışmaları Merkezi’nin Başkan Yardımcısı James Ryan’ın Al-Monitor’a e-posta ile yaptığı değerlendirmeye göre proje, Türkiye’nin “hâlihazırdaki politikalarını tarihin derinliklerine inerek meşrulaştırmayı amaçlayan klasik bir milliyetçilik hamlesi.”


Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün ulus inşası için “Türk medeniyetinin kökenlerini Frigyalılar ve Hititlere dayandırdığını” söyleyen Ryan, Erdoğan ve İslamcı seleflerinin de “Kemalistlerin laik kimliğine rakip olarak Türk İslamcı medeniyeti öne çıkardıklarını” belirtti. 


Ata Tohum projesinin de “benzer bir motivasyonu” yansıttığını belirten Ryan, “Bu tohumlar üzerinden toprakla genetik bir bağ kuruyorsunuz, medeniyetinizin kadim zamanlardan bu yana buraya ait olduğunun bir kanıtı olmuş oluyor. Bunlara sahip olma arzusu bile bir milliyetçilik tezahürü.”


Saraçoğlu ise Al-Monitor’un konuya ilişkin sorularına geri dönmedi.


Türk yetkililerin İngiliz enstitüsüne verdikleri bilgiye göre tohum koleksiyonu yakın zamanda açılması planlanan Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Ata Tohum bankasında muhafaza edilecek.


Mitchell enstitünün yönetim kuruluna gönderdiği mektupta koleksiyonun “ilgili makamların iznine tabii olarak” araştırmacılara açılacağına dair Türk yetkililerden şifahi güvence aldıklarını kaydetti.


Hükümetin kararıyla doğrudan “zarar gören” araştırmacılar ve projeler ile temasta olduklarını belirten Mitchell, konuya ilişkin hukuki danışmanlık alındığını yazdı.


Uygulamanın İngiliz enstitüsü dışındaki yabancı kuruluşları kapsayıp kapsamayacağı bilinmiyor. Ancak İstanbul merkezli Fransız Anadolu Çalışmaları Enstitüsü Başkanı Bayram Balcı Türk makamlarının koleksiyonlarına yönelik herhangi bir müdahalesinin olmadığını belirtti.


İngiliz Enstitüsü’nün tohumlarının akıbeti ise belirsiz. Tohumların pratikte nasıl bir amaca hizmet edeceği de muallak. 


University College London’a bağlı Arkeoloji Enstitüsü’nden Dorian Fuller Türkiye’deki koleksiyon üzerinde çalışmalar yapmış bir isim. Dünyanın önde gelen arkeobotanistlerinden biri olan Fuller’a göre “Arkeolojik tohumlar esasen kömür, ölü ve atıl tohumlardır.” 


Al-Monitor’un sorularını yanıtlayan Fuller, koleksiyonun modern tohumları için de “25, 50 sene önce toplanmış tohumlardan bahsediyoruz, bu tohumlar çimlenmez” diyerek şunları aktardı: “Soyu tükenmiş veya antik bir tohum çeşidinden alınan genle modern bir çeşitlilik üretilebildiğini hiç duymadım. Mumya tohumlar tam bir saçmalık. Tamamen bir pazarlama aldatmacası. [Tohumlar üzerindeki] araştırmaların asıl amacı bazı türlerin kaybolan çeşitlerini öğrenmektir.”


Fullar’a göre “Böyle bir genetik çeşitlilik içinde farklı kuraklık toleransı yahut hastalık toleransı gibi her türlü özelliğe sahip genler keşfedilebilir ve bu da mahsul yetiştiriciliğinin geleceği için faydalı olur. … Bunun gen verisine ulaşmak için de bir iki tahıl yeter, tüm koleksiyona ihtiyaç yok. Onların yaptığı ise bu araştırma kaynağını Türk ve uluslararası araştırmacı topluluklarından mahrum bırakmak. Orası herkese açık, küçük, güzel bir araştırma merkeziydi ve şimdi tamamen yok oldu.”


Kaynak:

https://www.al-monitor.com/pulse/tr/contents/articles/originals/2020/10/turkey-seed-bank-british-archaeobotanical-erdogan-ata-tohum.html



Emine Erdoğan, Ata Tohumu Projesi tanıtım toplantısına katıldı

 Emine Erdoğan, Ata Tohumu Projesi’nin tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada, “Ata Tohumu Projesi, tarımı millî bağımsızlığımızın anahtarı olarak gördüğümüzün ifadesidir. Ülkemizin potansiyelinde dünyanın en önde gelen tohum üreticisi olmak var. Umudum odur ki kısa bir zamanda Türkiye'de inşallah yerli üretimden başka bir şey görmeyeceğiz” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, himayesinde başlatılan ve Tarım ve Orman Bakanlığınca yürütülen "Ata Tohumu Projesi" tanıtım toplantısına katıldı.

Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğünün (TİGEM) Polatlı Tarım İşletmesi'nde düzenlenen, "Mirasımız Ata Tohum" tanıtım toplantısında bir konuşma yapan Emine Erdoğan, projeyi 2017 yılında başlattıklarını hatırlatarak, o günden bugüne proje kapsamında yerel tohum buluşmaları gerçekleştirdiklerini anlattı.


Bu buluşmalarda çiftçilerin hazine sandıklarını açtıklarını dile getiren Emine Erdoğan, “Bu toprağın mirasının gelecek nesillere aktarılması için tohumlarını devletimize emanet ettiler. Büyük bir mutlulukla söylemek isterim ki, kısa sürede binden fazla tohum çeşidi bağışlandı. TİGEM aracılığı ile tohumlar kayıt altına alındı ve gen bankalarında muhafaza edildi” diye konuştu.


“ANILARIMIZDA DAHİ YOK OLMAYA BAŞLAYAN TATLAR VE KOKULAR BUNDAN SONRA NOSTALJİ OLMAYACAK”


Bakanlığın, bu tohumları gen bankasında çoğalttığına ve fide hâline getirip tekrar toprakla buluşturduğuna da dikkati çeken Emine Erdoğan, şöyle konuştu: "Ata tohumlarımızdan ilk etapta 60 ton ürün elde ettik. Kandıra'nın sivri biberinden Samsun'un köy salatalığına, Çorum'un on dilim kavunundan Ayaş'ın beyaz bodur domatesine kadar 11 çeşit ürün mağazalarda satışa sunuldu. Bu sayede, anılarımızda dahi yok olmaya başlayan tatlar ve kokular bundan sonra nostalji olmayacak, inşallah yaşamaya devam edecek. Besinlerimiz, içeriği açısından zengin, özgün tadında ve kokusunda, seneler önce neyse şimdi de o şekilde soframıza gelecek."


Emine Erdoğan, tarımın ülkelerin en büyük gücü olduğunu belirterek, Anadolu'nun bereketli topraklarının "buğdayın ana vatanı" olduğuna işaret etti. Tarımın, Anadolu'da 8 bin yıldan fazla zamandır yapıldığını ve bir anlamda tarımın beşiği konumunda olduğunu belirten Erdoğan, “Tarıma olan ihtiyaç gelecekte çok daha fazla karşımıza çıkacak. Dolayısıyla bugün attığımız adımlar geleceğimize sahip çıkmak ve çocuklarımızı kimseye muhtaç etmemek anlamına geliyor.” diye konuştu.


“GÜNÜMÜZDE YAKLAŞIK 800 MİLYON İNSAN YETERSİZ BESLENİYOR”


Küresel gıda sistemlerinin dünya nüfusuna sürdürülebilir şekilde besleyici gıda sunamadığına dikkati çeken Emine Erdoğan, şöyle devam etti: "Günümüzde yaklaşık 800 milyon insan yetersiz besleniyor. Yüksek tansiyondan kansere kadar birçok hastalığın çıkış noktası beslenme alışkanlıklarımızdır. Dolayısıyla ata tohumlarımızla yapacağımız yerli üretimin, sofralarımızdaki tehlikeyi de bertaraf edeceğine inanıyorum."


Dünya nüfusunun 2050 yılında 9,7 milyar kişiye ulaşmasının beklendiğine dikkati çeken Emine Erdoğan, "Gelecekte kendi tarımını yapamayan ülkeler dünyanın açlık noktaları olmaya mahkûm olacaklar. Savaşlar, iklim krizi, kıtlık ve doğal afetler gibi dünyanın yaşadığı buhranlar karşısında varlıklarını en iyi koruyabilen ülkeler, tarımda bağımsızlığa kavuşmuş ülkeler olacak. Yani tohum demek, bir anlamda yaşam sigortası demektir. O yüzden tarımı çok daha geniş anlamıyla düşünmek ve ele almak zorundayız. Ata Tohumu Projesi, tarımı millî bağımsızlığımızın anahtarı olarak gördüğümüzün de ifadesidir. Ülkemizin potansiyelinde dünyanın en önde gelen tohum üreticisi olmak var. Umudum odur ki kısa bir zamanda Türkiye'de inşallah yerli üretimden başka bir şey görmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.


“TOPRAKLA ARAMIZDA OLUŞAN MESAFEYİ KALDIRMALIYIZ”


Ata tohumlarının muhafazası kadar, bu alanda insan kaynağının devamlılığının da önemine işaret eden Emine Erdoğan, "Kariyer denildiğinde, sadece plazaların anlaşıldığı bir çağdayız. Maalesef günümüzde özellikle gençler arasında masa başı bir iş sahibi olmak, statü elde etmek olarak düşünülüyor. Tarımsal üretim hangi gencimizin gelecek hayalini süslüyor? Demek ki burada bir şeyi yanlış yapıyoruz. Bu yanlışı düzeltmek için tarımdaki büyük potansiyeli doğru bir şekilde anlatmalıyız. Gençlerin tarım sektöründen ümitvar olmalarını sağlamalıyız. Toprakla aramızda oluşan bu mesafeyi kaldırmalıyız." değerlendirmesinde bulundu.


Program sonunda Emine Erdoğan, projeye emeği geçenlere ve tohum bağışçıları Cemali Koro, Hazel Güçen, Halil Halaç, Ferdi Tercanoğlu'na plaket takdim etti.


Emine Erdoğan, program öncesinde ata tohumlarının ekildiği TİGEM'deki bahçeyi gezdi. Bahçeye gelişinde tohumları getiren çiftçilerle de selamlaşan Emine Erdoğan, bahçede yetişen ürünlerle ilgili de Işıkgece'den bilgi aldı. Daha sonra ata tohumları ve tohumların ürünlerinin sergilendiği stantları gezen Emine Erdoğan, buradaki ürünler hakkında da bilgi edindi.

https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/109499/emine-erdogan-ata-tohumu-projesi-tanitim-toplantisina-katildi




Bölge tarımında aklın yolu bir

 Orta Anadolu Kalkınma Ajansı (ORAN) sorumluluk kapsamında TR72 olarak adlandırılan, Kayseri, Sivas ve Yozgat illerini kapsayan bölge genelinde halkın büyük bir kısmının geçim kaynağı olan tarım sektörünün klasik tarım yapısından daha verimli, esnek ve bilimsel bir altyapıya sahip model ile desteklenerek, önemli revizyonların sağlanması amacıyla kapsamlı bir rapor hazırlandı. Pandemi döneminde özellikle büyük önem kazanan tarım alanına yönelik “Tarımsal Ürünler için Kümelenme Modeli” adını taşıyan rapor, bölgedeki ürünlerin kümelenmesini sağlayıp, büyük ölçekli ekipman tedariki, satın alma, pazarlama gibi operasyonların verimliliğinin artırılması ve bölgenin ekonomik kazanımı amacına dayanıyor. TR72 Bölgesi için alanında ilk defa hazırlanan bu rapor, Kayseri, Yozgat ve Sivas’ta kaynakların ve potansiyelin değerlendirilmesi ve katma değere dönüştürülmesi açısından yol gösterici bir belge niteliği taşıyor. Ayrıca katılımcılık ilkesi çerçevesinde çeşitli kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak hazırlanan rapor, yeni dönem bölge planının alanlarına temel oluşturması bakımından da ayrı bir öneme sahip.


Yerel kalkınma açısından TR72 Bölgesi’ndeki Kayseri, Sivas ve Yozgat’ta potansiyel sektörlerin başında tarım sektörü geliyor. Oluşturulan küme haritalarında özellikle mevcut durumda bölgede toplam tarımsal hasılanın yüzde 84’ünü oluşturan arpa, buğday, silajlık mısır, yonca, şekerpancarı, patates, çerezlik kabak çekirdeği, üzüm ve elma ön plana çıkartılarak bir gruplama yapısı oluşturuldu.


Tahıl grubu, meyve, sebze ve yem bitkilerine ilaveten bölgenin toplam tarımsal hasılasının yüzde 13’ünü elinde tutan ve bölge için önemli bir gelir kaynağı olan şekerpancarı, domates, yulaf, mısırlık silaj kimyon, buğday, elma, kayısı, patates, dut, fig, ceviz, kiraz, üzüm, yonca, fasulye, patlıcan çerezlik kabak, ayçiçeği, marul, arpa, ıspanak sıralandı. Sivas’ın kuzey kısmındaki Zara, İmranlı, Hafik, Suşehri ilçelerinde meyve üretiminin özellikle elma, üzüm ve kirazın ön plana çıkarılması da öneriliyor.


TR72 Bölgesi 59 bin 886 kilometrekarelik yüzölçümü ile düzey 2 bölgeleri arasında en büyük konumda yer alıyor. İşlenen tarım alanı, toplam yüzölçümün yüzde 38’ine karşılık gelerek, yaklaşık 2,3 milyon hektar olarak hesaplanıyor. Kayseri, Sivas ve Yozgat’ta özellikle tahıllar, şekerpancarı, endüstriyel bitkiler, ülke genelinde tohumluk patates ihtiyacının yüzde 50’sinin karşılanması bakımından önemli bir pay alıyor. Bölge ayrıca, zengin fl orasıyla tıbbi ve aromatik bitkiler, yem bitkileri yetiştiriciliği, çeşitli alanlarda çerezlik kabak, elma, kayısı, üzüm gibi spesifik ürünlerle meyvecilik ve jeotermal enerji kaynaklarıyla seracılık bakımından geliştirilmeye açık bir potansiyel de içeriyor. O nedenle, bu rapor bölge genelinde tarım ve tarımsal üretimi genel hatlarıyla ortaya koyması ve stratejik bir yol haritası açısından çok ama çok değerli…


Kaynak:

https://www.dunya.com/kose-yazisi/bolge-tariminda-aklin-yolu-bir/600685


20 Kasım 2020 Cuma

Tohum ıslahı

 TEKİRDAĞ Namık Kemal Üniversitesi öğretim üyesi, tohum ıslahı uzmanı Prof. İsmet Başer, bir gün mezun ettiği öğrencilerinden biriyle karşılaştı.


Öğrencisinin özel sektörde tohum ıslahı üzerine çalıştığını öğrenince maaşını merak etti. Öğrencisi biraz da sıkılarak şu yanıtı verdi:


- Hocam maaşımı söylemeyeyim, size ayıp olur…


Prof. Başer, Trakya Kalkınma Ajansı Genel Sekreteri Mahmut Şahin’in öncülüğünde Dünya Gazetesi işbirliği ile gerçekleşen “Trakya’da Tohumculuk ve Geleceği Çalıştayı”nda “ıslahçı” konusu üzerinde durdu:


-Nitelikli Ar-Ge yapacak ıslahçımız yeteri kadar yok. Islahçılık bir sanat işidir.


Tekirdağ Ticaret Borsası Başkanı Osman Sarıaraya girdi:


-İsmet Hocam çok değerli bir ıslahçıdır. Aslına bakarsanız dünyada ıslahçı sayısı fazla değildir. Örneğin İspanya’da önde gelen ıslahçı sayısı 5’i geçmez.


Prof. Başer, sürdürdü:


- Melezleme yapan kendini ıslahçı sayıyor.


Bunun üzerine tohum ıslahçılarının gelirlerini sordum, Prof. Başer öğrencisiyle diyalogunu aktarıp, şu sözünü tekrarladı:


-Hocam, maaşımı söylersem size ayıp etmiş olurum.


Ardından ekledi:


-Ülkemizde 15-20 kadar iyi ıslahçı var. Gelirleri de çok iyi. Geliştirdikleri tohumdan telif hakkı alırlar.


Sonra Türkiye’nin tohumculuktaki mevcut durumunu şöyle özetledi:


-Tohumculukta 10-15 yılda çok aşama kaydedildi.


Bu saptamaya çiftçinin tohuma yaklaşımını ekledi:


-Çiftçi yabancı tohuma daha çok itibar ediyor. Mesafe aldık ama yerli tohuma ilgi olmazsa tutunamayız.


Osman Sarı, çiftçinin bu yaklaşımının nedenine vurgu yaptı:


-Çiftçi verimin yüksekliğine bakıyor, ona göre davranıyor.


Trakya Kalkınma Ajansı Genel Sekreteri Mahmut Şahin, bölgede üzerinde durulan hedefi paylaştı:


-Trakya’yı Türkiye’nin tohumculuk merkezi yapmak istiyoruz.


Osman Sarı, tohumun önemini şu mesajla yineledi:


- Tohum, stratejik bir konu…


8’inci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın tohumla ilgili Trakya Bölgesi’ne verdiği şu mesajı anımsattı:


-Trakya normal tarımı bıraksın, tohum üretsin. Siz “Ana”ya (Anadolu) tohum üretin. “Ana” o tohumdan ürün üretir.


Trakya’yı, Türkiye’yi tohumculukta öne çıkarmak için bu işe damgasını vuracak iyi ıslahçılar gerekiyor.


Onların yetişmesi de öğrencinin ilgisine, üniversitelerin bu alandaki birikimine kalıyor…


 İyi ki Trakya Tohum A.Ş. var


TRAKYA Kalkınma Ajansı Genel Sekreteri Mahmut Şahin, Trakya Tohum A.Ş.’nin kurulmasını sağlayan yolculuğu özetledi:


- Başta bölgemizdeki ticaret borsalarının başkanları olmak üzere tüm tarafların bir araya geldiği toplantılar yapıldı. Sonunda Trakya Tohumculuk A.Ş.'nin kuruluşu gerçekleşti.


Şirketin yüzde 51 hissesinin Namık Kemal Üniversitesine ait olduğunu belirtti:


- Ticaret borsaları da şirkete ortak. Şirketin hedefleri arasında Trakya'ya özgü tohum geliştirmek de var.


12-13 milyon liralık proje hazırladıklarını bildirdi:


-Projeler 2021 yılı başında uygulamaya girecek.


Tohumculukla ilgili bir de dernek kurulduğunu kaydetti:


- Dernek bölgedeki tohumculara yardım edecek. Trakya'nın sesini duyuracak.


Namık Kemal Üniversitesi Rektörü ve Trakya Tohumculuk A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Mümin Şahin, dünyada yerli ve milli üretimin öne çıktığına işaret etti:


- İyi ki Trakya Tohum A.Ş. kurulmuş. Bu şirketin kurulması ileri görüş ve vizyonu ortaya koyuyor.


Ardından ekledi:


- Ayrıca Tohumculuk Vadisi Uygulama ve Araştırma Merkezi kurduk.


Mahmut Şahin de bir ekleme yaptı:


- Bir de Trakya Tohum Akademisi kurduk.


Trakya Tohum A.Ş.’nin cirosunu merak ettim, Mahmut Şahin paylaştı:


- 7 milyon lira cirosu var.


Tekirdağ Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Cengiz Günay da, kentte teknopark yapılanmasının sürdüğünü bildirip, şu mesajı verdi:


- Teknoparkta tohumculuk alanında da Ar-Ge çalışmaları yapılabilir.


Merdiven altı, TIR üstü tohum üreteni engellemek gerek


TEKİRDAĞ Ticaret Borsası Başkanı Osman Sarı, Trakya’da 70’e yakın tohum üreten özel sektör kuruluşu olduğunu belirtti:


- 2.5 milyon ton tahıl tohumuna ihtiyaç var. 5'te birini özel sektör üretiyor.


Son dönemlerde çok tohum çeşidinin tescillendirilip ekildiğini bildirdi:


- Örneğin ülkemizde 265 farklı buğday tohumu var. Bu kadar çeşit çok fazla. Biz 265 çeşit tohumdan yılda 20-22 milyon ton buğday üretiyoruz. Kanada 15 çeşit tohumla 30-35 milyon ton buğday üretiyor.


Bu yılki dönüm başına ortalama buğday veriminin 265 kilo olduğunun altını çizdi:


- Merdiven altı, TIR üstü tohum üretenlerin önüne geçilmesi lazım. Aksi halde tohumda başarı sağlayamayız.


Tohum ve fide dış ticaretinde artıya geçtik


TRAKYA Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdürü Doç. Adnan Tülek, tohumculukta yetkili 763 kuruluş olduğunu belirtip, ekledi:


- Bunların 29'u Tekirdağ'da faaliyet gösteriyor.


Türkiye’nin tohumculukta gerçekleştirdiği sıçramayı dış ticaret verileriyle ortaya koydu:


- 177 milyon dolarlık tohum ithalatımıza karşılık 155 milyon dolarlık ihracatımız var. Tohumun yanına fideyi de eklediğimizde ithalat 240 milyon doları, ihracatımız ise 265 milyon doları buluyor. Yani, tohum ve fide dış ticaretinde artıdayız.


Tekirdağ Ticaret Borsası Başkanı Osman Sarı, bu verileri şu mesajla destekledi:


- Tahıl tohumunda dışa bağımlılığımız neredeyse kalmadı.


Vahap Munyar

https://www.dunya.com/kose-yazisi/hocam-maasimi-soylersem-size-ayip-etmis-olurum/600572



26 Ekim 2020 Pazartesi

Zeytin Mektebi ile üretimin artması hedefleniyor

Antalya Ticaret Borsası, Antalya Tarım İl Müdürlüğü işbirliği ile bölgede zeytin ve zeytinyağı üretimini geliştirmek, yaygınlaştırmak, üretici ve yatırımcıları bilgilendirmek amacıyla online olarak Zeytin Mektebi açtı.

 Zeytin üretiminde dünyada dördüncü sırada yer alan Türkiye’de Antalya Ticaret Borsası’nın Antalya Tarım İl Müdürlüğü işbirliği ile bölgede zeytin ve zeytinyağı üretimini geliştirmek ve yaygınlaştırmak, üretici ve yatırımcıları bilgilendirmek amacıyla online hizmete açtığı Zeytin Mektebi’ne yoğun ilgi gösterildi.


Antalya Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı Ali Çandır, ilk ders gününde yaptığı konuşmada, zeytinin bu toprakların çok önemli bir değeri olduğunu söyledi. Antalya Ticaret Borsası olarak uzun süredir zeytin ve zeytin çeşitleri üzerine çalıştıklarını anlatan Çandır, Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nden kiraladıkları 2 bin 630 dönümlük Vakıf Zeytinliği’ni kente kazandırdıklarını anımsattı.


Zeytinlikte 20 bin ağaç olduğunu kaydeden Çandır, şunları kaydetti. “Zeytin ve zeytinyağında gerek üretim, gerek tüketim, gerekse bu ürünlerden sağlanan katma değer açısından hak ettiğimiz yerde değiliz. Bu nedenle bu eğitimi çok önemsiyorum. Umarım bu eğitim, topraklarımızın müthiş zenginliği zeytinin hak ettiği katma değeri kazanması, bize ait bu değerin halka daha çok ulaşması için önemli katkılar sağlar.”


“Zeytinyağı ihracatında en büyük rakip Tunus”


Antalya Tarım İl Müdürü Gökhan Karaca da,  tarımda üretici eğitimlerinin önemine değindi. Pandemi döneminde de bu eğitimleri aralıksız sürdürdüklerini ifade eden Karaca, “Zeytin Mektebi’ne yoğun ilgi gösterilmesinden mutluyuz. Eğitime çiftçiler, akademisyenler, ziraat mühendisleri, tarıma yatırım yapmak isteyen çok sayıda girişimcinin yanı sıra çeşitli ülkelerden katılımcılar katılıyor” dedi.


İzmir Zeytincilik Araştırma Enstitüsü Ziraat Yüksek Mühendisi Muzaffer Kerem Savran ise zeytinin anavatanının Türkiye olduğunu anımsattı. Son yıllarda dünyada sağlıklı beslenmeye artan ilgiyle birlikte zeytin ve zeytinyağı üretimi ve tüketimine de ilginin arttığına dikkat çeken Savran, şöyle konuştu: “Türkiye, dünyada zeytin üretiminde İspanya, Yunanistan, İtalya’dan sonra 1 milyon 757 bin ton üretimle 4’üncü üretim alanında da 864 bin hektar ile 8’inci sırada yer alıyor. Sofralık zeytin ihracatında 75 bin tonla 5. sırada, zeytinyağı ihracatında ise 56 bin tonla yine 5’inci sıradayız.  İspanya ve İtalya gibi ülkeler ithalat da yaparak pazarı elinde bulunduruyor. Mısır,  sofralık zeytin konusunda atağa geçerek İspanya’dan sonra en önemli üretici ülke oldu. Türkiye’nin zeytinyağı ihracatında en önemli rakibi ise Tunus.”


Tunus’un AB ülkeleri ile özel anlaşma yaparak gümrük vergisine takılmadan ihracatını gerçekleştirdiğini vurgulayan Muzaffer Kerem Savran, “Türkiye’de zeytinyağı tüketimi düşük. Kişi başı 2 kilogram zeytinyağı tüketiyoruz.  Yunanistan ve İspanya 11 kilogram, İtalya ise 8 kilogram tüketiyor. 2005 yılından itibaren Türkiye’de üretimi artırmaya yönelik ciddi adımlar atıldı. Türkiye’de zeytin ağaç varlığı her geçen yıl artıyor. Desteklemelerle zeytin ve zeytinyağı üretim ve tüketimi artırılmaya çalışılıyor.”




Deve kuşu yetiştiren oyuncakçı, talep artınca çiftlik kurdu

 Aydın'ın Kuşadası ilçesinde hobi olarak başladığı deve kuşu yetiştiriciliği işinde çiftlik kuran Ramazan Kaplan, talebe yetişemediğini söyledi.


Değirmendere Mahallesi'nde oyuncak dükkanı bulunan Ramazan Kaplan, 2 yıl önce kiraladığı arsada, hobi olarak, satın aldığı 2 deve kuşuna bakmaya başladı. Deve kuşu yetiştiriciliği konusunda internette araştırmalar yapan Kaplan, yumurtasının 150, etinin kilogramının 170 liraya alıcı bulduğunu öğrenince işi geliştirmeye karar verdi. Çiftliğinde bir kişiyi istihdam eden ve deve kuşu sayısını 80'e çıkaran Kaplan, Türkiye'nin farklı illerine tanesi 150 liradan yumurta gönderiyor. Kaplan, yavru deve kuşunu 1200 ila 2 bin liradan, anaç deve kuşunu da 9 bin liradan satıyor. Kaplan, muhabbet kuşu beslediği çocukluk yıllarından itibaren hayvanlara meraklı olduğunu dile getirdi.


İnternette araştırma yaparken deve kuşu besleyebileceğine karar verdiğini anlatan Kaplan, "Önce iki deve kuşu ile başladım. Sonra çiftliği büyütmeye karar verdim. Çevreden gelen yumurta talepleri de beni bu işe itti. Yavru ve yumurta talebine yetişemiyorum. Önümüzdeki günlerde anaç deve kuşu sayısını artırmayı planlıyorum." dedi. Kaplan, deve kuşu yetiştiriciliğinin koyun ve inek yetiştiriciliğinden daha karlı olduğunu aktararak, "Saymakla bitmeyecek özellikleri var. Yumurtası protein bakımından çok zengin. Kimi evini haşerelerden korumak kimi süs kimi de uzman tavsiyesi üzerine hastalıklarına şifa diye istiyor. Yumurtası kadar etine de talep çok fazla." diye konuştu.




Nüfusla birlikte hayvan varlığı da artırılmalı

 Nüfus artışına paralel hayvan varlığı artmıyor. Nüfusun yüzde 90 arttığı dönemde küçükbaş hayvan varlığımız yüzde 25 düştü. Türkiye hayvan varlığını, özellikle küçükbaşta artırma yönünde yeni politikalar geliştirmelidir. Bunun için öncelikle mera ıslahına ihtiyaç vardır.


2022 yılı sonuna kadar geçerli hayvancılık destekleri yatırımlarında yüzde 50-100 arasında değişen oranlarda hibe desteği sağlanacak. Damızlık küçükbaş yatırımlarına yüzde 85 hibe uygulanacak. Hayvancılık yatırım destekleri haberini okurken 1980 yılından bu yana nüfusumuzdaki ve hayvan varlığımızdaki gelişmelere baktım. 1980 yılında 44 milyon olan nüfusumuz 2019 yılında yüzde 90 seviyesinde artarak 82 milyona yükselmiş durumda.


1980 yılında 16 milyon 609 bin olan büyükbaş hayvan varlığı 2000 yılında 10 milyona geriledikten sonra 2019 yılında 17 milyon 832 bine yükselmiş. 1980’e göre yüzde 5 kadar bir artış göstermiş.


1980 yılında 64 milyon 801 bin olan küçükbaş hayvan varlığı 2010 yılında 24 milyon 383 bine kadar indikten sonra, 2019 yılında 48.4 milyona yükseldi. Ama küçükbaş hayvan varlığı 1980’in yüzde 25 gerisindeki bir düzeyde.


Nüfus ve hayvan varlığı, son 40 yılda hayvancılık politikamızın olumsuzluğunu sergiler nitelikte. Et fiyatlarının sürekli artması ve ithalat kararlarıyla besicilerin zora düşmeleri bu sonucun bir göstergesi.


Bize göre, Türkiye hayvan varlığını, özellikle küçükbaş varlığını artırıcı yeni politikalar geliştirmelidir. Bunu sağlamak için öncelikle mera ıslahına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin yeni dönemde hayvansal gıda ihtiyacının karşılanabilmesi için bu temel koşuldur. COVID salgını bütün dünyada sağlık ve beslenmenin önemini öne çıkarmıştır. Bu nedenle geçmişte yaptığımız hataları tekrarlamadan, hayvan varlığımızı artıracak çok yönlü bir girişime ihtiyacımız olduğu unutulmamalıdır. Nüfusumuz artıkça hayvan varlığımız da artırılmalıdır. Hiç vakit kaybetmeden, hayvancılığın geleceğini içeren adımların yer aldığı bir reform programına ihtiyaç var...


Üniversite-sanayi-çiftçi işbirliğiyle Gömeç’ten dünya markası çıkarıyorlar

 Kuzey Ege'de yılda 80 bin zeytin ağacını işleyerek ekonomik değere dönüştüren Güven Asa, Asiltane markasıyla dünya zeytinyağı piyasasında kendine yer edinmeye çalışıyor. Balıkesir bölgesinde yaklaşık 8 dönümlük arazideki bahçelerden toplanan zeytinlerin yanı sıra bölgedeki çiftçilerden de sözleşmeli tarım sistemiyle ürün alan şirket, yerel kalkınma ile işin sürdürülebilir olacağının farkında. Bu nedenle köylerde çiftçilerle birlikte hem yeni teknolojiler hem de verimlilik modelleri üzerinde sık sık eğitim çalışmaları yapılıyor. Aslında tekstil sektöründe faaliyet gösteren ailesinde, zeytin sevdasının üç kuşak öncesine dayandığını belirten Güven Asa Yönetim Kurulu Eş Başkanı Hasan İstikbal, bölgedeki zeytin çiftçisinde soğuk sıkma ile ilgili önyargıları kırdıklarını anlatıyor. "Biz buraya geldiğimizde müstahsil bize pek yanaşmıyor, 'Soğuk sıkma yapıyorsunuz, az ödüyorsunuz' diyordu. Ancak soğuk sıkma zeytinyağının daha katma değerli ürün olduğu konusunda bilinçlenince bu tutumları değişti" diyor.


10 milyon dolarlık yatırım


Bölgede 11 yıldır zeytinyağı üretimi yapan Güven Asa Zeytinyağları, bölgede bir tesis kurmadan önce pazarın hakimlerinin izini sürerek İtalya ve İspanya'da sıkı araştırmalar yapmış. Soğuk sıkma zeytinyağlarının bu ülkelerde tüm dünyaca tanınan markalar aracılığıyla milyonlara ulaştığını belirten Hasan İstikbal, aldıkları know how ile A Plus belgeli bir fabrika kurduklarını ifade ediyor. Diyor ki, "Zeytin toplandığı anda kronometre işlemeye başlıyor, meyve fermente olmadan işlemek, yağı çıkarmak gerek. Bu nedenle en iyi sistemi kurmak istedik. 2014'te 10 milyon dolarlık bir yatırımla fabrikayı kurduk. Arkasından 11 milyon liralık ek yatırım daha yaptık. Dokuz sertifikamız var, sürekli denetleniyoruz. Ayrıca kendimiz de 3T adında bir iç sertifika programıyla denetimler yapıyoruz."


Üniversite işbirliği köylüye uzanıyor


Dünyada yıllık 3.5 milyon ton zeytinyağı üretiliyor. Tıpkı Türkiye gibi zeytinyağı tüketimi globalde de az; henüz yüzde 4 oranında. Türkiye zeytin üretiminde dünya üçüncüsü ama iş yağına gelince dördüncü sıradayız. Türk markaları son dönemde uluslararası zeytinyağı yarışmalarında dikkat çekmeye başladı. Bunda, yeni nesil üreticilerin bilinçli yatırımlarının etkisi büyük. Asiltane de son dönemde pandemi nedeniyle yapılan online yarışmalara katılarak ödüller almış. Meselenin sadece yağ kalitesi değil, 360 derece sürdürülebilirliği içine alan bir felsefe olduğunu söylüyor Hasan İstikbal. Bunun için de Balikesir Üniversitesi'nin zeytin ve zeytincilikle ilgili bölümleri projelerinde iş ortağı. İstikbal, bölümlerde eğitim gören öğrencilerin hem tesiste staj yaptıklarını hem de çalıştıklarını anlatıyor. "Bölgenin gençlerine geleneksel zeytinyağı üretiminin yanında yeni bir kültürü tanıtıyoruz. Bu çalışmaya köylerdeki çiftçileri de dahil ediyoruz. Zeytinliklerde toprak bakımından budamaya, zeytinin toplanmasına ve teknolojinin zeytin bahçelerinde nasıl kullanılacağına kadar birçok konuda eğitimler veriyoruz" diyen İstikbal, pandemideki zeytinyağı satışlarından memnun. Verdiği bilgilere göre online satışları bu dönemde yüzde 350 oranında artmış durumda.


Alıntı:

https://www.dunya.com/kose-yazisi/universite-sanayi-ciftci-isbirligiyle-gomecten-dunya-markasi-cikariyorlar/486543



1 Eylül 2020 Salı

Tarımda kimyasal ilaçları azaltmak için 5D formülü

 Sütçü İmam Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tamer Üstüner, saha araştırmaları sonucunda geliştirdiği "5D formülü" ile kimyasalların kullanımını azaltarak sağlıklı ve kaliteli tarım yapılmasını amaçlıyor



Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi (KSÜ) Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tamer Üstüner, tarımsal ilaçların insan sağlığına zararını en aza indirmek için çiftçilere, kendisinin geliştirdiği "doğru teşhis, doğru ilaç, doğru zaman, doğru doz ve doğru yöntem" maddelerinden oluşan "5D formülünü" öneriyor.


Üstüner yaptığı açıklamada, tarımda fazla verim alınması, hastalık ve yabancı otların yok edilmesi için kullanılan kimyasal ilaçların "pestisit" olarak adlandırıldığını, bunların da insan sağlığına zararları olduğunu söyledi.

Türkiye'nin yanı sıra birçok ülkede, bazı kimyasal ilaçların yasakladığını ve kullanımına ilişkin düzenlemeler yapıldığını belirten Üstüner, tarımdaki hastalık ve zarar oluşturacak unsurlara karşı mücadele etmenin de zor olduğuna dikkati çekti.


Üstüner, tarımda ilaçları kullanmanın gerekliliğine işaret ederek, "Tarımda kimyasal ilaçlar kullanmadan önemli üretim yapamayız, bu bir gerçektir. Bu gerçeği biliyoruz ama kimyasal ilaçların kullanımını en düşük seviyede tutmayı istiyoruz. Bu ilaçların kullanımında aşırıya kaçıldığında ihracat yaptığımız ürünlerimizin geri döndüğünü görüyoruz." dedi.


Çiftçilerin birtakım sorunlarla karşılaşmaması ve ülke içinde sağlıklı ürünlerin tüketilmesi için çalışmalar yaptığını dile getiren Üstüner, sahadaki araştırmalarının ardından 5D formülünü geliştirdiğini aktardı.


Üstüner, bu formülün doğru teşhis, doğru ilaç, doğru zaman, doğru doz ve doğru yöntem maddelerini içerdiğini anlatarak, şunları kaydetti:

"5D formülünde birinci yapılması gereken, doğru tür teşhis. Sahadaki çiftçilerimiz hastalığı doğru tespit edemiyor ve farklı kimyasal tarım ilaçları aldığını görüyoruz. Böylelikle ilacın etkinliği düşüyor. İkincisi ise çiftçilerin ilacı doğru zamanda atması gerekiyor. Çiftçilerimiz bu konuda maalesef pek hassas davranamıyor. Çiftçilerimiz 'zehri ne zaman atarsak atalım öldürür' diyor. İlacın uygulama zamanı çok önemlidir. Farklı dönemde ilaçlar kullanıldığı için etkinliği olmaz. Üçüncüsü doğru ilaç seçimi ve alanına göre yüzlerce ilaç var. Doğru kimyasal ilacı kullanmanız gerekiyor. Dört ilacı doğru doz ve miktarda kullanmamız gerekiyor. Doz miktarı, ilaçların kullanım kılavuzunda gösterilir. İlaç bayilerinde çay kaşığı veya kapak gibi ölçekler olmaz. İlaç bayileri aslında kimyasal ilaçları satarken ölçek vermesi lazım ve doz çok önemli. Beşincisi ise kimyasal ilacı doğru yöntemle uygulamamız gerekiyor."


Üstüner, 5D formülünün, doğru uygulandığında tarım ürünlerine kimyasal ilaçlarla geçen zehrin en düşük seviyede olacağına işaret ederek, şunları kaydetti:


"Sağlıklı nesil ve gelecek için 5D formülünü iyi uygulamamız gerekiyor. Bunu ilaç bayileri ve çiftçilerin iyi bilmesi gerekiyor. Tarımda en düşük kimyasal ilaçları kullanarak en yüksek verimi elde edebiliriz. 5D'yi uyguladığımızda geçmişteki gibi AB ülkelerinden, Rusya'dan ürünlerin dönme riskiyle de karşılaşmayız. Tarımsal ürünlere bağlı kimyasal ilaçlarındaki kanserojen oranını da düşürürüz. Sağlıklı bir nesil ve kaliteli ürün için de önemlidir."