25 Kasım 2020 Çarşamba

Tarımda sözleşmeli üretim modeli

 Koronavirüs (COVID-19) tarım ve gıdanın önemini öne çıkardı. Tarımsal üretime ve gıda ürünleri ticaretine ilgi arttı. Türkiye’de hem özel sektör hem de kamu kurumları bu yeni dönemde tarımda daha etkin yer almak için yarışıyor. Üretim yapan çiftçi ise, yüksek girdi fiyatları nedeniyle adeta can çekişiyor.


Bu dönemde öne çıkan uygulamalardan birisi de sözleşmeli üretim modeli oldu. Türkiye’de belli alanlarda ve ürünlerde uzun yıllardan bu yana sözleşmeli üretim yapılıyor. Ancak, sözleşmeli üretim konusunda gerekli yasal düzenlemeler yapılmadığı için çok ciddi sorunlar da yaşanıyor. Sözleşmeli üretim adı altında üretici fiyatları baskı altında tutulurken belli market zincirlerine avantajlar sağlanıyor. Çiftçi, kendi tarlasında köleleştiriliyor. Girdiler verilerek istenilen fiyata istenilen miktarda ürün üretmesi bekleniyor.


Sözleşmeli üretimin en yaygın ve en eski olduğu alanlardan birisi şeker pancarı üretimi. Alpulu ve Uşak Şeker Fabrikası’nın açıldığı 1926 yılından bu yana şeker pancarı üretimi sözleşmeli üretim çerçevesinde yapılıyor. Çiftçi pancarı üretiyor ve sözleşme yaptığı fabrikaya teslim ediyor. Şeker Yasası’nın yürürlüğe girdiği 2001 yılından bu yanabelirlenen kotalar çerçevesinde üretim yapılıyor. Hem özel sektör hem de kamuya ait fabrikalar bu çerçevede üreticiye bazı girdileri temin ediyor, avans ödüyor, çiftçi ürettiği pancarı teslim edince borcu düşüldükten sonra çiftçiye ödeme yapılıyor. Pancar alım fiyatını devlet açıklıyor.


Kanatlı sektöründe yaygın


Kanatlı sektörü sözleşmeli üretimin yaygın olduğu alanlardan birisi. Beyaz et üretimi yapan tavukçuluk işletmeleri, broiler olarak adlandırılan etlik piliç üretiminin çok büyük bölümünü sözleşmeli ya da “fason” olarak adlandırılan model ile ürettiriyor.


Beyaz et üreticisi firmalar, uygun kümeslere sahip yetiştiriciler ile belirli koşullarda sözleşme yapıyor. Sözleşme çerçevesinde, yetiştiricilere civciv, yem, aşı ve ilaç gibi ana ürünler veriliyor. Yetiştirici aldığı girdilerle uygun koşullarda, belirlenen sürede civcivleri büyüttükten sonra, kesime gelen civcivler firma tarafından satın alınıyor. Sözleşme çerçevesinde firma tarafından, yetiştiriciye kilo başına veya belirlenen kriterlere göre bir ödeme yapılıyor.


Sanayi domatesinde fiyat belirleyici oluyor


Sözleşmeli üretimin en yaygın olduğu alanlardan birisi de sanayi tipi veya yaygın adıyla salçalık domates yetiştiriciliğinde uygulanıyor. Ancak, sözleşmelerden çok fiyat belirleyici oluyor. Bu yıl olduğu gibi en çok sorun yaşanan alanlardan birisi de sanayi domatesi yetiştiriciliği. Köklü ve kurumsal bazı işletmeler yaptıkları sözleşmeye sadık kalırken, fiyatlardaki dalgalanmaya bağlı olarak bazı yıllar üretici bazı yıllar alıcı sözleşme koşullarını hiçe sayarak yapılan anlaşmayı ihlal ediyor.


Bu yıl sanayi domatesi üreten çiftçiler ekim zamanı salça sanayicileri ve alıcılarla kilosu ortalama 55 kuruş üzerinden sözleşme imzaladı. Bazı şirketler 70-80 kuruşa sözleşme yaptı. Fakat üretimin artması nedeniyle sanayi domatesinin piyasa fiyatı kilo başına 30-35 kuruşa düştü. Çiftçinin kilosunu 45 kuruşa mal ettiği domatesin fiyatı 30-35 kuruşa düşünce bazı alıcılar yaptıkları sözleşmeleri bir yana bırakarak piyasadan ucuza domates aldı. Bazıları ise sözleşmelerinde yazılı fiyattan çiftçilerden alım yaptı. Bazı yıllarda da tersi yaşanıyor. Üretim az olunca fiyat yükseliyor ve bu kez üretici sözleşmeyi bir yana bırakarak domatesi piyasada yüksek fiyata satıyor.


Neden sorun yaşanıyor?


Domateste sözleşmeli üretim miktar bazında yapılıyor. Örneğin 100 dönümde 500 ton domates kontratı yapılıyor. Kontratı yapan 500 ton alacağını taahhüt ediyor. Ama üretim 700 ton çıkıyor. Aradaki 200 ton kontratsız satılıyor. Bu kez fiyat düşüyor. Fiyat düşünce kontrat imzalayan sanayicilerin de en azından bir bölümü “neden yüksek fiyattan alayım” diyerek piyasadan düşük fiyatla alım yapıyor. Kontratın bir hükmü kalmıyor. Bazı yıllar da tam tersi yaşanıyor. Kontratta 500 ton yazılıyor. Ama çıkan ürün 300 ton oluyor. Fiyat iki katına çıkıyor. Bu kez üretici ürünü kontrat yaptığı sanayiciye değil, piyasaya daha yüksek fiyattan satıyor. Bir yıl üretici ertesi yıl sanayici kaybediyor.


Hukuki olarak caydırıcı yaptırımların olmaması tarafların sözleşme dışına çıkmalarına neden olabiliyor. Üretici fiyatına göre üretim kararı verdiği için sözleşmeli üretimle sağlanması beklenen üretim planlaması gerçekleştirilemiyor.


Tütün, kanola, aspir, sera ürünleri


Tütün Yasası’nın çıktığı 9 Ocak 2002’den itibaren tütün üretimi çok büyük oranda sözleşmeli olarak yapılıyor. Sigara firmaları, alıcılar kiminle sözleşme yaparsa tütünü onlar üretebiliyor. Sözleşme dışı üretilen tütünlerle ilgili kurulması gereken açık artırma satış merkezleri kurulmadığı için hep sorun yaşanıyor. Tütündeki sözleşmeli üretim diğer alanlardan farklı olarak ürünü satın alanların, sigara tekellerinin isteği doğrultusunda sürdürülüyor.


Hem yağ bitkisi hem de enerji tarımı için üretilen kanola, aspir ve benzeri ürünlerde de sözleşmeli üretim yapılıyor. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu kararı ile 1 Ocak 2008 itibariyle motorinde binde 5 oranında biyodizelin harmanlanması zorunlu hale getirildikten sonra biyodizel üreticileri üretim için çiftçilerle sözleşmeli üretime yöneldi. Biyodizelin yerli üründen üretilmesi zorunlu. Bu çerçevede tarım ürünlerinden enerji üreten firmalar hammadde temini için üreticilerle kanola, aspir gibi ürünlerde sözleşmeli olarak üretim yaptırıyor. Sözleşmeli üretimin en sorunsuz olduğu alanlardan birisi bu. Çünkü sanayicinin ihtiyacı var bu ürünlere. Piyasaya göre daha iyi fiyat veriliyor. Sanayici almadığı takdirde kanola veya aspir yağı bitkisel yağ sektörüne satma olanağı var.


Sera ürünlerine yönelik olarak da sözleşmeli üretim yapılıyor. Hem büyük alıcılar hem de market zincirleri ürün tedariki için sera üreticileri ile sözleşme yaparak bu ürünleri alıp reyonlarında satışa sunuyor.


Özetle, sözleşmeli üretim modelinde bir karmaşa var. Üreticiyi ve alıcıyı koruyacak bir hukuki altyapının oluşturulması gerekiyor. Tarım politikalarını belirlemesi ve uygulaması, üretim planlaması yapması gereken Tarım ve Orman Bakanlığı bu işin çok dışında kaldı. Ülkenin tarım politikalarını Hazine ve Maliye Bakanlığı ve bağlı kurumlar mı belirleyecek?


 


ÜRETİCİ FİYATLARI BASKI ALTINDA TUTULUYOR


Sözleşmeli üretim, son dönemde gıda enflasyonu ile mücadele kapsamında üretici fiyatlarını baskı altında tutmanın bir aracı olarak da kullanılıyor. Gıda enflasyonu ile mücadele için kurulan Gıda Komitesi'nin önerileri, Eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın projesi ile gıda fiyatlarını düşürmek için sözleşmeli üretim modelinin kullanılması benimsendi. Bu konuda ilk olarak Sera AŞ. adında bir oluşum gündeme getirildi. Ziraat Bankası'nın kredi desteği ile modern ve teknolojik seralar kurularak üretimin artırılması ve fiyatların kontrol edilmesi öngörüldü. Sera AŞ'nin ortakları arasında Tarım Kredi Kooperatifleri ve özel sektör olacaktı. Ziraat Bankası'nın verdiği kredilerle seralar kuruldu. Üretim yapılmaya başlandı. Fakat Sera AŞ. Tarım Kredi Kooperatifleri bünyesinde bir şirket olarak faaliyete geçti. Özel sektör dahil edilmedi. Sera AŞ. yaptığı sözleşmelerle üretici üzerinde bir fiyat baskısı oluşturdu. Ürettirdiği veya satın aldığı ürünleri belli market zincirlerine ve kendi marketlerinde satışa sunuluyor.


 


TÜRKŞEKER HUBUBAT, BAKLİYAT, YAŞ SEBZEDE AGRESİF


Kamuya ait şeker fabrikaları ile yıllardır şeker pancarında sözleşmeli üretim yaptıran Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ (Türkşeker) önce şekerpancarı üreten çiftçilerin münavebe (ekim nöbeti) ürünleri olan hububat için girdi desteği sağladı. Sonra ülke genelinde Toprak Mahsulleri Ofisi gibi hububat alımı yapmaya başladı. Bununla da yetinmedi, domates, patates ve daha birçok ürünü alarak piyasada etkin olarak yer aldı. Edirne'den Kars'a ülkenin her yerinde binlerce çiftçi ile sözleşmeler yaptı.


Türkşeker agresif bir şekilde Tarım ve Orman Bakanlığı'nın alanına girerek piyasayı düzenleme, ürün alımı, sözleşmeli üretim ve daha birçok alana el attı. Aldığı ürünleri fason olarak işleyip belli marketlerde satışa sunmaya başladı. Hem üretim hem tüketim tarafında yer aldı.


Sözleşme yapan üretici için alım garantisi verildiği için bir memnuniyet var. Türkşeker'in piyasaya girişi ile fiyatlar yükseldi. Bu yönüyle de üretici memnun. Ancak, yapılan sözleşmelerle üretici fiyatını baskıladığı için genel anlamda üreticinin zarar etmesine yol açabilir endişesi var. Ülke genelinde 200 bin çiftçiyle yapılan sözleşme 2 milyon çiftçinin kaderini etkileyecek. Berat Albayrak'ın görevden ayrılmasından sonra bu projenin devam edip etmeyeceği de tartışılıyor. Türkşeker'in bu çabası özellikle tüccar ve sanayicilerin “devletin piyasaya müdahalesi” olarak algılanıyor. Ayrıca, üretici fiyatlarının baskılanması nedeniyle sözleşme yapmayan üreticilerden de bu uygulamalara karşı tepkiler yükseliyor.


Kaynak:

https://www.dunya.com/kose-yazisi/tarimda-sozlesmeli-uretim-modeli/601325



22 Kasım 2020 Pazar

COVID-19 krizi gıdada kıtlık korkusu yarattı

 Dünyanın gündelik yaşamına damgasını vuran koronavirüs salgını, en temel ihtiyaç olan gıdada kıtlık korkusunu da artırdı. Her hane, ihtiyaç hiyerarşisinde ilk sırayı alan gıdada daha fazla stoklamaya giderken, salgınla baş etmenin uzaması hâlinde karşı karşıya kalınabilecek, kıtlık dâhil, başlıca riskleri düşünmeden edemiyor.


Pandemi öncesi tarımda da oluşmuş küresel iş bölümleri, üretim zincirleri yer yer kırılırken ülkeler gıda konusunda “küresel” değil, “ulusal” düşünmeye başladılar. Neredeyse her ülke öncelikle kendi gıda güvenliğini ön plana çekiyor. Böyle olunca, önceden ihraç edilen bazı ürünlere ihraç yasakları getiriliyor. İthalatla tedarik edilen ürünler için telaşla yerli üretim seçenekleri üstünde duruluyor. 


Türkiye’nin zaten son yıllarda iyice sorunlu olan tarımsal yapısı, COVID-19 salgını ile birlikte kırılganlaştı. Erdoğan iktidarı, başından beri salgını kısa zamanda aşılacak bir sorun olarak görüyor ve her alanda olduğu gibi tarımda da önlemleri kısa vadeli, yüzeysel tutuyor. Seçmen memnuniyetsizliği ana telaş. Bu nedenle tarımda önlem olarak, kıt döviz varlığına karşın, tarımsal-hayvansal hammadde ithalatı tercih ediliyor ve stoklar ithalatla tahkim ediliyor. Bu ithalat tercihi, yerli çiftçinin hem motivasyonunu azaltıyor hem de uzun dönemli üretim planı yapmasını engelliyor ve rejime bu alanda da güvensizlik tırmanıyor.


Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), "COVID-19'un küresel gıda güvenliği üzerinde olumsuz etkileri olacak mı?" sorusunu şöyle yanıtlıyor: “Kırılgan kitleleri korumak ve salgının gıda sistemi üzerindeki olumsuz etkilerini hafifletmek, küresel gıda tedarik zincirlerini canlı tutmak için hızlı önlemler alınmadıkça, giderek artan bir gıda kriziyle karşı karşıyayız.”


Koronavirüs şokunun hem gıda arzını hem de talebini olağandışı şekilde etkilediğine dikkat çeken FAO, salgının insanların yaşamları ve refahı üzerindeki etkisi nedeniyle arzda kesintilerin olabileceğini, aynı zamanda tedarik zincirindeki bozulma ve aksaklık sonucu maliyetlerin artabileceğini de kaydediyor


Tehlikenin farkında olan tüm ülkelerde ne yazık ki küresel kaygılardan çok “ulusal” endişeler ön plana çıkıyor ve gıda güvenliği adına önceden ihraç edilen birçok ürünün ihracı yer yer yasaklanırken, fırsat bulan ithalatla stoklarını da tahkim ediyor. Birçok ülkede karantina ve evden çıkma yasağı gibi durumlar, işgücü kıtlığına yol açabiliyor ve bu durum çiftçilerin ve gıda sanayisinin işini zorlaştırabiliyor. Tarımsal gübre, tohum, ilaç ve diğer girdilerin yetersizliği tarımsal üretimi olumsuz etkileyebiliyor. Bu da küresel tarımsal arzı ve beraberinde gıda enflasyonu riskini yükseltiyor. 


Türkiye tarımı COVID-19 krizine, uzun süredir yaşamakta olduğu sorunlarla boğuşurken, kırılgan bir hâlde yakalandı. Türkiye 2010 sonrası, o zamanlar kolay bulduğu dış kaynağın döviz fiyatlarını ucuzlatmasını bir nimet gibi görüp ithalata yoğunlaşmış, hızla bitkisel ve hayvansal hammadde, canlı hayvan ithal eden bir ülke hâline gelmiş, bu tercih yerli üreticiyi ise küstürmüştü. 


Ancak 2014 sonrası döviz fiyatlarının yavaş yavaş yükselmesi ile birlikte hem doğrudan tarımsal ve hayvansal ürün ithali hem de tarımda kullanılan ilaç, gübre, araç-gerecin pahalanmasıyla, dışa bağımlı tarım sorunu ve tarımın iç talebe yetmezliği sorunu daha da büyüdü.


2018’de patlak veren döviz türbülansı ile iyice kabaran gıda enflasyonunun arkasında ithalatın pahalılaşması kadar arz yetersizliği de vardı. Bu sorunlar izleyen aylarda da henüz aşılamamışken koronavirüs krizi bu sorunlu yapının sırtına bindi. 


Her Ramazan ayında yaşanan gıdada hızlı fiyat artışlarına, bu kez salgının getirebileceği yeni fiyat yükselişleri ekleniyor. Salgının uç verdiği mart ayında tüketici fiyatları aylık olarak yüzde 0,6’ya yakın artarken gıda fiyatlarındaki aylık artışın yüzde 2’ye yaklaşması gelecek için iyiye işaret değil.


Tarımda küresel iş bölümündeki rolü, tahıl ve yağlı tohum ithalatçısı, yaş sebze ve meyve ihracatçısı olarak belirlenen Türkiye, salgın sonrasında yaptığı ithalatta güçlüklerle karşılaşmaya başladı ve hububat ile yağlı tohum ihraç eden ülkeler, bu ürünlerde ihracat yasağına gittiler. Bunun bitkisel yağ üretimi ve yem sektöründe, dolayısıyla hayvancılıkta sıkıntıya yol açması bekleniyor. İthal buğday ile çalışan un, makarna vb. gıda fabrikalarını genişleten Türkiye, bu hammaddelerin tedarikinde zorluk çektikçe, gıda sanayisinde de kapasite ataleti yaşayabilir. 


COVID-19 krizinin verdiği en önemli ders, ithalatla temin edilme kolaylığına teslim olunmuş bu ürünlerin, şimdi ivedilikle içeriden temin edilmesi, üretilmesi için harekete geçilmesi ama bu da hemen olmuyor. Bugün buna niyet edilse bile çiftçinin korunduğunu, teşvik edildiğini, ihtiyaç duyduğu girdilere destek verildiğini bilmesi, güvenmesi gerek. Özellikle çoğu ithalatla karşılanan tarımsal girdi fiyatlarındaki tırmanışlar, çiftçi için endişe verici. Şubat 2020 itibarıyla, 12 aylık ortalama artışlar üstünden, gübre fiyatlarının yıllık yüzde 18, yem fiyatlarının yüzde 12, tohum fiyatlarının yüzde 19, ilaç fiyatlarının da yüzde 8 arttığı belirlenmiş durumda. Girdi fiyatlarındaki bu artış, üreticinin ürün fiyatına da yansıyor. 2018’de 12 aylık ortalamalara göre yıllık yüzde 12’ye yaklaşan üretici fiyatlarındaki artış, 2019’da yüzde 23’e çıktı ve Mart 2020’de ancak yüzde 18,5’e inebildi. Bu veriler, gıda enflasyonunun yapışkan ve katı bir hâl aldığının ve gelecekte de yükselebileceğinin işareti sayılıyor. 


Tarımsal hammadde açısından net ithalatçı olan Türkiye, özellikle gıda, yem ve yağ sanayiinin gereksinimi olan ürünler açısından dışa bağımlı olmakla sıkça eleştiriliyor. Bitkisel ürün denge verilerine göre buğday, arpa, mısır, pamuk, soya, ayçiçeği, çeltik, kuru fasulye, kırmızı mercimek ve nohut, Türkiye’nin açığı olan en temel ürünler. COVID-19 krizi öncesinde yüksek faturalarla ithal edilen bu ürünlerin önümüzdeki dönemdeki ithalatı, ortaya çıkan ve çıkacak ihracat kısıtlamaları çerçevesinde zorlaşacak.


Türkiye’nin kısa vadede acilen bu temel ürünlerin üretimine yönelecek önlemlere ihtiyacı var. Orta vadede ise nüfus projeksiyonu ve tarıma dayalı sanayilerin talep projeksiyonuna bağlı bir planlı üretim artışı gerekiyor. Baklagiller hariç bu ürünlerin tümü, sulu tarım koşullarında ve yüksek tarım tekniği, girdisi kullanılarak üretilebilen ürünler. Bu nedenle başlamış ama ağır giden sulama yatırımlarının hızlandırılması gerekiyor. 


Ne var ki Erdoğan iktidarı, günü kurtarmanın derdinde olmakla eleştiriliyor hep. Seçmen kaybını frenlemek kaygısıyla, sabır isteyen yerli üretime dönüş yerine ithalatla tüketici şikâyetlerini yatıştırma telaşında görünüyor.


24.04.2020

Mustafa Sönmez

https://www.al-monitor.com/pulse/tr/contents/articles/originals/2020/04/turkey-coronavirus-hit-food-prices-spike-agriculture-import.html



21 Kasım 2020 Cumartesi

İngiliz arkeoloji enstitüsü Türkiye'de yükselen milliyetçiliğin kurbanı oldu

 Türk makamları, Türkiye’nin arkeoloji alanında en saygın yabancı araştırma kuruluşlarından Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nün (BIAA) arkeobotanik ve modern tohum koleksiyonuna el koydu. Türkiye’nin en eski ve en zengin tohum koleksiyonuna devlet tarafından el konulması uluslararası araştırma çevrelerini telaşa sevk ederken, uygulama Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın zaman zaman yabancı düşmanlığına da varan milliyetçi İslamcı ideolojiyi toplumsal yaşamın tüm yönlerine empoze etme çabalarının devamı olarak görülüyor.


BIAA Yönetim Kurulu Başkanı Stephen Mitchell 17 Eylül’de kurul üyelerine gönderdiği kurumiçi bir mektupta Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 3 Eylül’de enstitüye bir tebligat göndererek koleksiyonun Türk devletine ait olduğunu ve “aynı gün içinde el konulacağını” bildirildiğini aktardı. 


Mitchell yaşananları şöyle anlattı: “Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Kültür Bakanlığı Müze ve Tarihi Eserler Genel Müdürlüğü ve Cumhurbaşkanlığı personeli tarafından enstitüden alınan 108 kutu arkeobotanik örnek ile modern tohum koleksiyonunun bulunduğu dört dolap aynı gün öğleden sonra ve ertesi gün enstitüden çıkarılarak Ankara’daki müzelerin depolarına götürüldü.”


Enstitünün “malzemenin zarar görme ya da kaybolma tehlikesini asgariye indirmek için” istediği ek süre talebi de reddedildi.


Al-Monitor’un sorularını e-posta yoluyla yanıtlayan enstitü başkanı Lutgarde Vandeput Ankara merkezli kuruluşun koleksiyonuna el konulduğunu doğrulayarak, “İngiltere Büyükelçiliği gelişmeden haberdar ve Türk hükümetinin ilgili makamlarıyla temaslarımız sürüyor” açıklamasını yaptı ancak ayrıntılara girmedi.


İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği de Al-Monitor’a e-posta yoluyla konunun Türk hükümetiyle temaslarda gündeme getirildiğini bildirirken ayrıntı vermedi. Bir İngiliz yetkili ise isminin açıklanmaması kaydıyla “Koleksiyonun en iyi şekilde korunmasını sağlamaya yönelik çabalarımızı sürdüreceğiz” dedi.


Türkiye’yi yakından takip eden Londra merkezli analist Firdevs Robinson, İngiltere'nin Türkiye’yi stratejik ortak olarak gördüğünü kaydederek “Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çıkmasının ardından Brexit sonrası yapılacak bir ticaret anlaşması için Türkiye’nin önemi artmış durumda” değerlendirmesini yaptı. Robinson’a göre İngiltere Türkiye siyasetinde “megafon diplomasisi”ni tercih etmese de “kaygı ve itirazların kapalı kapılar ardında elçiler tarafından gündeme getirildiği iddia ediliyor.”


Ayasofya ve Kariye Müzesi’nin bu yaz ibadethaneye dönüştürülmesinin yankıları sürerken gelen el koyma kararının araştırma çevrelerinde şok etkisi yarattığı belirtiliyor.


Fakat çarşambanın gelişi perşembeden belliydi. 


El koyma kararının yasal dayanağı olan ve 3 Eylül 2019’da yayımlanan kararname hükümete yerel bitki ve tohumların üretimi ile satışını kontrol etme yetkisi tanımıştı.


Kararnamenin Resmi Gazete’de yayımlanmasından iki gün sonra bitkisel ve organik ürünlere büyük ilgi duyduğu bilinen Emine Erdoğan kamuoyuna “Ata Tohum” projesini tanıttı. Erdoğan’ın “tarımı milli bağımsızlığımızın anahtarı olarak gördüğümüzün ifadesi" diye tanımladığı proje, genetiğiyle oynanmamış tohumların toplanarak devlet tarafından ekilip çoğaltılmasını ve “tamamen yerli” besinler üretilmesini öngörüyor. 


Projenin hayata geçirildiği 2017’den bu yana binden fazla tohum çeşidi bağışlandığını ve salatalıktan kavuna 11 çeşit meyve ve sebze yetiştirildiğini anlatan Erdoğan, “Çiftçilerimiz hazine sandıklarını açtılar. (...) Bu toprağın mirasının gelecek nesillere aktarılması için tohumlarını devletimize emanet ettiler” diye konuştu.


Ata Tohum projesinin mimarlarından birinin yüksek öğrenimini Avusturya’da tamamlayan biyokimyager İbrahim Adnan Saraçoglu olduğu biliniyor.


Erdoğan’ın giderek genişleyen danışmanlar listesinde yer alan 71 yaşındaki Saraçoğlu, brokoli tüketiminin prostatı engelleyebileceği de dahil bitkisel tedavi yazılarıyla tanınıyor. 


Saraçoğlu, 5 Eylül’de düzenlenen tanıtım toplantısında Emine Erdoğan’ın ardından yaptığı konuşmada Ata Tohum’un ideolojik temellerini de gizlemedi. Batı’yı Anadolu’nun botanik zenginliğini yağmalamakla suçlayan Saraçoğlu’nun işaret ettiği isimlerin başında Amerikalı arkeobotanist Jack Harlan vardı.


ABD’yi ima ederek “Tohumun genetik yapısını değiştirerek insanlığı kontrol altına alma hevesinde olan güç kendi topraklarını bozduğunu anlayınca gözünü Mezopotamya’ya dikmiştir” ifadelerini kullanan Saraçoğlu, “Tohum milli güvenliğimizin temel taşlarından biridir” dedi.


New York Üniversitesi’ne bağlı Hagop Kevorkian Yakın Doğu Çalışmaları Merkezi’nin Başkan Yardımcısı James Ryan’ın Al-Monitor’a e-posta ile yaptığı değerlendirmeye göre proje, Türkiye’nin “hâlihazırdaki politikalarını tarihin derinliklerine inerek meşrulaştırmayı amaçlayan klasik bir milliyetçilik hamlesi.”


Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün ulus inşası için “Türk medeniyetinin kökenlerini Frigyalılar ve Hititlere dayandırdığını” söyleyen Ryan, Erdoğan ve İslamcı seleflerinin de “Kemalistlerin laik kimliğine rakip olarak Türk İslamcı medeniyeti öne çıkardıklarını” belirtti. 


Ata Tohum projesinin de “benzer bir motivasyonu” yansıttığını belirten Ryan, “Bu tohumlar üzerinden toprakla genetik bir bağ kuruyorsunuz, medeniyetinizin kadim zamanlardan bu yana buraya ait olduğunun bir kanıtı olmuş oluyor. Bunlara sahip olma arzusu bile bir milliyetçilik tezahürü.”


Saraçoğlu ise Al-Monitor’un konuya ilişkin sorularına geri dönmedi.


Türk yetkililerin İngiliz enstitüsüne verdikleri bilgiye göre tohum koleksiyonu yakın zamanda açılması planlanan Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Ata Tohum bankasında muhafaza edilecek.


Mitchell enstitünün yönetim kuruluna gönderdiği mektupta koleksiyonun “ilgili makamların iznine tabii olarak” araştırmacılara açılacağına dair Türk yetkililerden şifahi güvence aldıklarını kaydetti.


Hükümetin kararıyla doğrudan “zarar gören” araştırmacılar ve projeler ile temasta olduklarını belirten Mitchell, konuya ilişkin hukuki danışmanlık alındığını yazdı.


Uygulamanın İngiliz enstitüsü dışındaki yabancı kuruluşları kapsayıp kapsamayacağı bilinmiyor. Ancak İstanbul merkezli Fransız Anadolu Çalışmaları Enstitüsü Başkanı Bayram Balcı Türk makamlarının koleksiyonlarına yönelik herhangi bir müdahalesinin olmadığını belirtti.


İngiliz Enstitüsü’nün tohumlarının akıbeti ise belirsiz. Tohumların pratikte nasıl bir amaca hizmet edeceği de muallak. 


University College London’a bağlı Arkeoloji Enstitüsü’nden Dorian Fuller Türkiye’deki koleksiyon üzerinde çalışmalar yapmış bir isim. Dünyanın önde gelen arkeobotanistlerinden biri olan Fuller’a göre “Arkeolojik tohumlar esasen kömür, ölü ve atıl tohumlardır.” 


Al-Monitor’un sorularını yanıtlayan Fuller, koleksiyonun modern tohumları için de “25, 50 sene önce toplanmış tohumlardan bahsediyoruz, bu tohumlar çimlenmez” diyerek şunları aktardı: “Soyu tükenmiş veya antik bir tohum çeşidinden alınan genle modern bir çeşitlilik üretilebildiğini hiç duymadım. Mumya tohumlar tam bir saçmalık. Tamamen bir pazarlama aldatmacası. [Tohumlar üzerindeki] araştırmaların asıl amacı bazı türlerin kaybolan çeşitlerini öğrenmektir.”


Fullar’a göre “Böyle bir genetik çeşitlilik içinde farklı kuraklık toleransı yahut hastalık toleransı gibi her türlü özelliğe sahip genler keşfedilebilir ve bu da mahsul yetiştiriciliğinin geleceği için faydalı olur. … Bunun gen verisine ulaşmak için de bir iki tahıl yeter, tüm koleksiyona ihtiyaç yok. Onların yaptığı ise bu araştırma kaynağını Türk ve uluslararası araştırmacı topluluklarından mahrum bırakmak. Orası herkese açık, küçük, güzel bir araştırma merkeziydi ve şimdi tamamen yok oldu.”


Kaynak:

https://www.al-monitor.com/pulse/tr/contents/articles/originals/2020/10/turkey-seed-bank-british-archaeobotanical-erdogan-ata-tohum.html



Emine Erdoğan, Ata Tohumu Projesi tanıtım toplantısına katıldı

 Emine Erdoğan, Ata Tohumu Projesi’nin tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada, “Ata Tohumu Projesi, tarımı millî bağımsızlığımızın anahtarı olarak gördüğümüzün ifadesidir. Ülkemizin potansiyelinde dünyanın en önde gelen tohum üreticisi olmak var. Umudum odur ki kısa bir zamanda Türkiye'de inşallah yerli üretimden başka bir şey görmeyeceğiz” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, himayesinde başlatılan ve Tarım ve Orman Bakanlığınca yürütülen "Ata Tohumu Projesi" tanıtım toplantısına katıldı.

Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğünün (TİGEM) Polatlı Tarım İşletmesi'nde düzenlenen, "Mirasımız Ata Tohum" tanıtım toplantısında bir konuşma yapan Emine Erdoğan, projeyi 2017 yılında başlattıklarını hatırlatarak, o günden bugüne proje kapsamında yerel tohum buluşmaları gerçekleştirdiklerini anlattı.


Bu buluşmalarda çiftçilerin hazine sandıklarını açtıklarını dile getiren Emine Erdoğan, “Bu toprağın mirasının gelecek nesillere aktarılması için tohumlarını devletimize emanet ettiler. Büyük bir mutlulukla söylemek isterim ki, kısa sürede binden fazla tohum çeşidi bağışlandı. TİGEM aracılığı ile tohumlar kayıt altına alındı ve gen bankalarında muhafaza edildi” diye konuştu.


“ANILARIMIZDA DAHİ YOK OLMAYA BAŞLAYAN TATLAR VE KOKULAR BUNDAN SONRA NOSTALJİ OLMAYACAK”


Bakanlığın, bu tohumları gen bankasında çoğalttığına ve fide hâline getirip tekrar toprakla buluşturduğuna da dikkati çeken Emine Erdoğan, şöyle konuştu: "Ata tohumlarımızdan ilk etapta 60 ton ürün elde ettik. Kandıra'nın sivri biberinden Samsun'un köy salatalığına, Çorum'un on dilim kavunundan Ayaş'ın beyaz bodur domatesine kadar 11 çeşit ürün mağazalarda satışa sunuldu. Bu sayede, anılarımızda dahi yok olmaya başlayan tatlar ve kokular bundan sonra nostalji olmayacak, inşallah yaşamaya devam edecek. Besinlerimiz, içeriği açısından zengin, özgün tadında ve kokusunda, seneler önce neyse şimdi de o şekilde soframıza gelecek."


Emine Erdoğan, tarımın ülkelerin en büyük gücü olduğunu belirterek, Anadolu'nun bereketli topraklarının "buğdayın ana vatanı" olduğuna işaret etti. Tarımın, Anadolu'da 8 bin yıldan fazla zamandır yapıldığını ve bir anlamda tarımın beşiği konumunda olduğunu belirten Erdoğan, “Tarıma olan ihtiyaç gelecekte çok daha fazla karşımıza çıkacak. Dolayısıyla bugün attığımız adımlar geleceğimize sahip çıkmak ve çocuklarımızı kimseye muhtaç etmemek anlamına geliyor.” diye konuştu.


“GÜNÜMÜZDE YAKLAŞIK 800 MİLYON İNSAN YETERSİZ BESLENİYOR”


Küresel gıda sistemlerinin dünya nüfusuna sürdürülebilir şekilde besleyici gıda sunamadığına dikkati çeken Emine Erdoğan, şöyle devam etti: "Günümüzde yaklaşık 800 milyon insan yetersiz besleniyor. Yüksek tansiyondan kansere kadar birçok hastalığın çıkış noktası beslenme alışkanlıklarımızdır. Dolayısıyla ata tohumlarımızla yapacağımız yerli üretimin, sofralarımızdaki tehlikeyi de bertaraf edeceğine inanıyorum."


Dünya nüfusunun 2050 yılında 9,7 milyar kişiye ulaşmasının beklendiğine dikkati çeken Emine Erdoğan, "Gelecekte kendi tarımını yapamayan ülkeler dünyanın açlık noktaları olmaya mahkûm olacaklar. Savaşlar, iklim krizi, kıtlık ve doğal afetler gibi dünyanın yaşadığı buhranlar karşısında varlıklarını en iyi koruyabilen ülkeler, tarımda bağımsızlığa kavuşmuş ülkeler olacak. Yani tohum demek, bir anlamda yaşam sigortası demektir. O yüzden tarımı çok daha geniş anlamıyla düşünmek ve ele almak zorundayız. Ata Tohumu Projesi, tarımı millî bağımsızlığımızın anahtarı olarak gördüğümüzün de ifadesidir. Ülkemizin potansiyelinde dünyanın en önde gelen tohum üreticisi olmak var. Umudum odur ki kısa bir zamanda Türkiye'de inşallah yerli üretimden başka bir şey görmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.


“TOPRAKLA ARAMIZDA OLUŞAN MESAFEYİ KALDIRMALIYIZ”


Ata tohumlarının muhafazası kadar, bu alanda insan kaynağının devamlılığının da önemine işaret eden Emine Erdoğan, "Kariyer denildiğinde, sadece plazaların anlaşıldığı bir çağdayız. Maalesef günümüzde özellikle gençler arasında masa başı bir iş sahibi olmak, statü elde etmek olarak düşünülüyor. Tarımsal üretim hangi gencimizin gelecek hayalini süslüyor? Demek ki burada bir şeyi yanlış yapıyoruz. Bu yanlışı düzeltmek için tarımdaki büyük potansiyeli doğru bir şekilde anlatmalıyız. Gençlerin tarım sektöründen ümitvar olmalarını sağlamalıyız. Toprakla aramızda oluşan bu mesafeyi kaldırmalıyız." değerlendirmesinde bulundu.


Program sonunda Emine Erdoğan, projeye emeği geçenlere ve tohum bağışçıları Cemali Koro, Hazel Güçen, Halil Halaç, Ferdi Tercanoğlu'na plaket takdim etti.


Emine Erdoğan, program öncesinde ata tohumlarının ekildiği TİGEM'deki bahçeyi gezdi. Bahçeye gelişinde tohumları getiren çiftçilerle de selamlaşan Emine Erdoğan, bahçede yetişen ürünlerle ilgili de Işıkgece'den bilgi aldı. Daha sonra ata tohumları ve tohumların ürünlerinin sergilendiği stantları gezen Emine Erdoğan, buradaki ürünler hakkında da bilgi edindi.

https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/109499/emine-erdogan-ata-tohumu-projesi-tanitim-toplantisina-katildi




Bölge tarımında aklın yolu bir

 Orta Anadolu Kalkınma Ajansı (ORAN) sorumluluk kapsamında TR72 olarak adlandırılan, Kayseri, Sivas ve Yozgat illerini kapsayan bölge genelinde halkın büyük bir kısmının geçim kaynağı olan tarım sektörünün klasik tarım yapısından daha verimli, esnek ve bilimsel bir altyapıya sahip model ile desteklenerek, önemli revizyonların sağlanması amacıyla kapsamlı bir rapor hazırlandı. Pandemi döneminde özellikle büyük önem kazanan tarım alanına yönelik “Tarımsal Ürünler için Kümelenme Modeli” adını taşıyan rapor, bölgedeki ürünlerin kümelenmesini sağlayıp, büyük ölçekli ekipman tedariki, satın alma, pazarlama gibi operasyonların verimliliğinin artırılması ve bölgenin ekonomik kazanımı amacına dayanıyor. TR72 Bölgesi için alanında ilk defa hazırlanan bu rapor, Kayseri, Yozgat ve Sivas’ta kaynakların ve potansiyelin değerlendirilmesi ve katma değere dönüştürülmesi açısından yol gösterici bir belge niteliği taşıyor. Ayrıca katılımcılık ilkesi çerçevesinde çeşitli kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak hazırlanan rapor, yeni dönem bölge planının alanlarına temel oluşturması bakımından da ayrı bir öneme sahip.


Yerel kalkınma açısından TR72 Bölgesi’ndeki Kayseri, Sivas ve Yozgat’ta potansiyel sektörlerin başında tarım sektörü geliyor. Oluşturulan küme haritalarında özellikle mevcut durumda bölgede toplam tarımsal hasılanın yüzde 84’ünü oluşturan arpa, buğday, silajlık mısır, yonca, şekerpancarı, patates, çerezlik kabak çekirdeği, üzüm ve elma ön plana çıkartılarak bir gruplama yapısı oluşturuldu.


Tahıl grubu, meyve, sebze ve yem bitkilerine ilaveten bölgenin toplam tarımsal hasılasının yüzde 13’ünü elinde tutan ve bölge için önemli bir gelir kaynağı olan şekerpancarı, domates, yulaf, mısırlık silaj kimyon, buğday, elma, kayısı, patates, dut, fig, ceviz, kiraz, üzüm, yonca, fasulye, patlıcan çerezlik kabak, ayçiçeği, marul, arpa, ıspanak sıralandı. Sivas’ın kuzey kısmındaki Zara, İmranlı, Hafik, Suşehri ilçelerinde meyve üretiminin özellikle elma, üzüm ve kirazın ön plana çıkarılması da öneriliyor.


TR72 Bölgesi 59 bin 886 kilometrekarelik yüzölçümü ile düzey 2 bölgeleri arasında en büyük konumda yer alıyor. İşlenen tarım alanı, toplam yüzölçümün yüzde 38’ine karşılık gelerek, yaklaşık 2,3 milyon hektar olarak hesaplanıyor. Kayseri, Sivas ve Yozgat’ta özellikle tahıllar, şekerpancarı, endüstriyel bitkiler, ülke genelinde tohumluk patates ihtiyacının yüzde 50’sinin karşılanması bakımından önemli bir pay alıyor. Bölge ayrıca, zengin fl orasıyla tıbbi ve aromatik bitkiler, yem bitkileri yetiştiriciliği, çeşitli alanlarda çerezlik kabak, elma, kayısı, üzüm gibi spesifik ürünlerle meyvecilik ve jeotermal enerji kaynaklarıyla seracılık bakımından geliştirilmeye açık bir potansiyel de içeriyor. O nedenle, bu rapor bölge genelinde tarım ve tarımsal üretimi genel hatlarıyla ortaya koyması ve stratejik bir yol haritası açısından çok ama çok değerli…


Kaynak:

https://www.dunya.com/kose-yazisi/bolge-tariminda-aklin-yolu-bir/600685


20 Kasım 2020 Cuma

Tohum ıslahı

 TEKİRDAĞ Namık Kemal Üniversitesi öğretim üyesi, tohum ıslahı uzmanı Prof. İsmet Başer, bir gün mezun ettiği öğrencilerinden biriyle karşılaştı.


Öğrencisinin özel sektörde tohum ıslahı üzerine çalıştığını öğrenince maaşını merak etti. Öğrencisi biraz da sıkılarak şu yanıtı verdi:


- Hocam maaşımı söylemeyeyim, size ayıp olur…


Prof. Başer, Trakya Kalkınma Ajansı Genel Sekreteri Mahmut Şahin’in öncülüğünde Dünya Gazetesi işbirliği ile gerçekleşen “Trakya’da Tohumculuk ve Geleceği Çalıştayı”nda “ıslahçı” konusu üzerinde durdu:


-Nitelikli Ar-Ge yapacak ıslahçımız yeteri kadar yok. Islahçılık bir sanat işidir.


Tekirdağ Ticaret Borsası Başkanı Osman Sarıaraya girdi:


-İsmet Hocam çok değerli bir ıslahçıdır. Aslına bakarsanız dünyada ıslahçı sayısı fazla değildir. Örneğin İspanya’da önde gelen ıslahçı sayısı 5’i geçmez.


Prof. Başer, sürdürdü:


- Melezleme yapan kendini ıslahçı sayıyor.


Bunun üzerine tohum ıslahçılarının gelirlerini sordum, Prof. Başer öğrencisiyle diyalogunu aktarıp, şu sözünü tekrarladı:


-Hocam, maaşımı söylersem size ayıp etmiş olurum.


Ardından ekledi:


-Ülkemizde 15-20 kadar iyi ıslahçı var. Gelirleri de çok iyi. Geliştirdikleri tohumdan telif hakkı alırlar.


Sonra Türkiye’nin tohumculuktaki mevcut durumunu şöyle özetledi:


-Tohumculukta 10-15 yılda çok aşama kaydedildi.


Bu saptamaya çiftçinin tohuma yaklaşımını ekledi:


-Çiftçi yabancı tohuma daha çok itibar ediyor. Mesafe aldık ama yerli tohuma ilgi olmazsa tutunamayız.


Osman Sarı, çiftçinin bu yaklaşımının nedenine vurgu yaptı:


-Çiftçi verimin yüksekliğine bakıyor, ona göre davranıyor.


Trakya Kalkınma Ajansı Genel Sekreteri Mahmut Şahin, bölgede üzerinde durulan hedefi paylaştı:


-Trakya’yı Türkiye’nin tohumculuk merkezi yapmak istiyoruz.


Osman Sarı, tohumun önemini şu mesajla yineledi:


- Tohum, stratejik bir konu…


8’inci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın tohumla ilgili Trakya Bölgesi’ne verdiği şu mesajı anımsattı:


-Trakya normal tarımı bıraksın, tohum üretsin. Siz “Ana”ya (Anadolu) tohum üretin. “Ana” o tohumdan ürün üretir.


Trakya’yı, Türkiye’yi tohumculukta öne çıkarmak için bu işe damgasını vuracak iyi ıslahçılar gerekiyor.


Onların yetişmesi de öğrencinin ilgisine, üniversitelerin bu alandaki birikimine kalıyor…


 İyi ki Trakya Tohum A.Ş. var


TRAKYA Kalkınma Ajansı Genel Sekreteri Mahmut Şahin, Trakya Tohum A.Ş.’nin kurulmasını sağlayan yolculuğu özetledi:


- Başta bölgemizdeki ticaret borsalarının başkanları olmak üzere tüm tarafların bir araya geldiği toplantılar yapıldı. Sonunda Trakya Tohumculuk A.Ş.'nin kuruluşu gerçekleşti.


Şirketin yüzde 51 hissesinin Namık Kemal Üniversitesine ait olduğunu belirtti:


- Ticaret borsaları da şirkete ortak. Şirketin hedefleri arasında Trakya'ya özgü tohum geliştirmek de var.


12-13 milyon liralık proje hazırladıklarını bildirdi:


-Projeler 2021 yılı başında uygulamaya girecek.


Tohumculukla ilgili bir de dernek kurulduğunu kaydetti:


- Dernek bölgedeki tohumculara yardım edecek. Trakya'nın sesini duyuracak.


Namık Kemal Üniversitesi Rektörü ve Trakya Tohumculuk A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Mümin Şahin, dünyada yerli ve milli üretimin öne çıktığına işaret etti:


- İyi ki Trakya Tohum A.Ş. kurulmuş. Bu şirketin kurulması ileri görüş ve vizyonu ortaya koyuyor.


Ardından ekledi:


- Ayrıca Tohumculuk Vadisi Uygulama ve Araştırma Merkezi kurduk.


Mahmut Şahin de bir ekleme yaptı:


- Bir de Trakya Tohum Akademisi kurduk.


Trakya Tohum A.Ş.’nin cirosunu merak ettim, Mahmut Şahin paylaştı:


- 7 milyon lira cirosu var.


Tekirdağ Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Cengiz Günay da, kentte teknopark yapılanmasının sürdüğünü bildirip, şu mesajı verdi:


- Teknoparkta tohumculuk alanında da Ar-Ge çalışmaları yapılabilir.


Merdiven altı, TIR üstü tohum üreteni engellemek gerek


TEKİRDAĞ Ticaret Borsası Başkanı Osman Sarı, Trakya’da 70’e yakın tohum üreten özel sektör kuruluşu olduğunu belirtti:


- 2.5 milyon ton tahıl tohumuna ihtiyaç var. 5'te birini özel sektör üretiyor.


Son dönemlerde çok tohum çeşidinin tescillendirilip ekildiğini bildirdi:


- Örneğin ülkemizde 265 farklı buğday tohumu var. Bu kadar çeşit çok fazla. Biz 265 çeşit tohumdan yılda 20-22 milyon ton buğday üretiyoruz. Kanada 15 çeşit tohumla 30-35 milyon ton buğday üretiyor.


Bu yılki dönüm başına ortalama buğday veriminin 265 kilo olduğunun altını çizdi:


- Merdiven altı, TIR üstü tohum üretenlerin önüne geçilmesi lazım. Aksi halde tohumda başarı sağlayamayız.


Tohum ve fide dış ticaretinde artıya geçtik


TRAKYA Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdürü Doç. Adnan Tülek, tohumculukta yetkili 763 kuruluş olduğunu belirtip, ekledi:


- Bunların 29'u Tekirdağ'da faaliyet gösteriyor.


Türkiye’nin tohumculukta gerçekleştirdiği sıçramayı dış ticaret verileriyle ortaya koydu:


- 177 milyon dolarlık tohum ithalatımıza karşılık 155 milyon dolarlık ihracatımız var. Tohumun yanına fideyi de eklediğimizde ithalat 240 milyon doları, ihracatımız ise 265 milyon doları buluyor. Yani, tohum ve fide dış ticaretinde artıdayız.


Tekirdağ Ticaret Borsası Başkanı Osman Sarı, bu verileri şu mesajla destekledi:


- Tahıl tohumunda dışa bağımlılığımız neredeyse kalmadı.


Vahap Munyar

https://www.dunya.com/kose-yazisi/hocam-maasimi-soylersem-size-ayip-etmis-olurum/600572